| | Üretsiz Blog oluştur

İSAİAH BERLİN - ROMANTİKLİĞİN KÖKLERİ

 ROMANTİKLİĞİN KÖKLERİ - YKY- ÇEV.METE TUNÇAY - 2004

    Düzenleyen : Tarık Fatih Ardıç

.Matematik nasıl mükemmel dairelerle uğraşıyorsa, heykelci ve ressam da öylece ideal formlarla uğraşmalıdır. Bu, onsekizinci yüzyıl estetiğinin çoğunun akılcı anlayışıdır. (s.48)

. Montesquieu'nün söylediği, bütün insanlar gerçekte aynı şeyleri, yani, mutluluk, doyum, uyum, adalet istedikleri halde, farklı koşulların bu şeylere erişmek için farklı yolları zorunlu kıldığından ibaretti. (s.50)

.Almanlar hakkındaki gerçek, onyedinci ve onsekizinci yıllarda onların hayli geri bir taşra ülkesi olduklarıdır... Almanlar İngiltere ve Fransa'nın , hatta Hollanda'nın eriştiği merkezileşmiş devletliğe erişemediler. Almanlar onsekizinci yüzyılda, onyedincide de olduğu gibi üçyüz prenslik ve binikiyüz prenslik-altı birimle yönetiliyorlardı. (s.54)  

. Otuz Yıl Savaşı sırasında, aralarında Fransa'dan gelenlerinde bulunduğu yabancı askerler, Alman nüfusunun geniş bir kesimini mahvetmiş ve öldürmüş, bir kültürel gelişme olabilecek şeyleri kan denizleriyle ezmişti. Bu Avrupa tarihinde eşi görülmemiş bir talihsizlikti. Cengiz Han'dan beri herhangi bir sebeple bu kadar çok insan öldürülmemiş ve Almanya'ya düşen felaket, ezici olmuştu. Bu olaylar, onun ruhunu o denli ezdi ki, Alman kültürü taşralaştı, parçalanarak o minik kasvetli taşra saraylarına dağıldı. (s.55) 

.Hamann, insan toplumlarına uygulanırsa, bilimlerin bir çeşit korkutucu bürokratikleşmeye yol açacağını düşünüyordu. (s.63)

.Mason ve Gül-Haç tarikatının serpildiğ dönem, onsekizinci yüzyıldır. (s.67)

.Dostu Kant, Hamann'a astronomi biliminin nihayet tamamlandığını, astronomların artık yapabilecekleri her şeyi bildiklerini, bu bilimin bitmiş bir olarak memnuniyetle bir yana konabileceğini söylediğinde, Hamann onu yok etmek istemişti. (s.68)

.William Black'in düşmanları, onun bütün yeniçağın hainleri saydığı kimseler, Locke ve Newton'dur. Onları, gerçekliği matematiksel olarak bakışıklı parçalaara kesip ayırarak ruhu öldüren şeytanlar saymıştır; oysa gerçeklik ancak matematik-dışı bir biçimde değeri anlaşılabilecek canlı bir bütündür. (s.69)

.Deha evcilleştirilemez. Diderot- (s.72)

.Bir sanat yapıtı, bir kimsenin başka insanlara hitap eden sesidir. (s.80)

.Nesneler, onları yapanların amaçları gözönüne alınmadan anlatılamaz.(s.83)

.Herder, her türlü unutulmuş, yaşam biçimini bulup çıkarmaya çalışarak dünyayı dolaşan, özel olan, tuhaf olan, yerli olan, eldeğmemiş oşan herşeyden hoşlanan, bütün o gezginlerin, bütün o amatörlerin babası, atasıdır.(s.86)

.Bütün yüzyılların ve tyerlerin en yüksek ideallerine birden erişemeyiz. (s.86)

. Bedenimi zorlayamam, ama ruhumu zorlayabilirim. (s.114)

.Nostalji şundadır: Sonsuz olan tüketilemeyeceği ve biz onu kucaklamatya çalıştığımız için, yaptığımız hiçbir şey bizi hiçbir zaman tatmin etmeyecektir. Novalis'e nereye eğilim eğilim duyduğu, sanatının ne yönde olduğu sorulduğu zaman," Ben her zaman eve gidiyorum, her zaman babamın evine" demişti. (s.128) 

.Romantikler için bir yaşamak bir bir şey yapmaktır, yapmak da doğanızı ifade etmektir. Doğanızı ifade etmek, evrenle ilişkinizi dile getirmek demektir.(s.129)

.Sanat yapıtının işi, bizi özgürleştirmektir...Bizim içine tıkıldığımız,kopyalandığımız ve hapsedildiğimiz uylaşımsal bölmelerin pek çoğunu parçalar. (s.135)

.Tembellik; insanlığın bir zamanlar kovulduğu tanrısal cennetten bize kalmış son kıvılcımdır. - Friedrich Schlegel- (s.137)

.Romantikliğin saldırdığı bütün Batı geleneğinin temelidir.(s.143)

.Romantiklik; insan varoluşunun belirli birtakım yanlarını, özellikle de insan yaşamının ortaya çıkan resminin fena halde çarpıtılmış olduğu, büsbütün dışarıda bırakılan içsel yanlarını görmüştür. Günümüzde yol açtığı hareketlerden biri Fransa'daki varoluşçuluk denilen akımdır... Bana öyle geliyor ki, varoluşçuluk romantikliğin en hakiki kalıtçısıdır. (s.164) 

.Varoluşçuluğun temel öğretisi, esas itibariyla romantik bir öğretidir, yani dünyada yaslanılacak hiçbir şey olmadığı. (s.168)

.İnsan işlerinde tek bir yanıtın mutlaka yıkıcı olacağı düşüncesini de romantikliğe borçluyuz. İnsanlığın bütün hastalıklarının tek bir çözümü olduğuna ve bu çözümü ne pahasına olursa olsun zorlamanız gerektiğine gerçekten inanırsanız, çözümünüz adına şiddetli ve despotik bir tiran olma oılasılığınız çok yüksektir; çünkü onun önündeki bütün engelleri kaldırma arzunuz, kendilerinin yararına bu çözümü önerdiğiniz yaratıkların tahrip edilmesiyle sonuçlanacaktır.(s.172)

  

İDRİS KÜÇÜKÖMER - DÜZENİN YABANCILAŞMASI ÜZERİNE

İDRİS KÜÇÜKÖMER  –  DÜZENİN   YABANCILAŞMASI   ÜZERİNE                                                                                                          

  Tarık Fatih Ardıç ( Sosyolog )

   

  “Yoksul evlerde milyonlarca çocuğun sinirli, hırçın ve problemli yetiştiği bir ülkede yaşıyoruz. Ben geleceğe o evlerden bakmaya çalışıyorum.”   İdris Küçükömer

 

   “Lale Devrinde, yaşantısı ve devletçiliği ile bugünkü ortanın solu denen hareketin çok küçük bir çekirdeği görülebilir. Aynı zamanda, bu devreye bütünüyle karşı çıkan esnaf, yeniçeri, ulema birliğinde bugünkü İslamcı-Doğucu halk cephesinin bir geçmişi bulunabilir. Burada Osmanlı toplumundan bugüne dek süregelen ikileşmenin belirmeye başladığı görülüyor.” Bu sözleri toplumunun tarihine yerel bir bakış açısı getirme çabası içinde olan sosyalist bir akademisyen, İdris Küçükömer “Düzenin Yabancılaşması” adlı eserinde (s.51) haykırıyordu.

 

   Ona göre kendisi de bir kapıkulu olan Damat İbrahim Paşa, yenilik, daha doğrusu

Batılılaşma hareketini başlattığı tarihten itibaren bürokratik (sivil-subay) laik kesim güya ilerici sayılmış, emperyalizmin kıskacı içinde bürokratların oyunuyla içine kapanan İslamcı- Doğucu kamp ise gerici (mürteci) kabul edilmiştir. İlerici geçinen aydın-bürokrat-subay öbeği aslında gericidir ( İdris Küçükömer Anısına- Anılar ve Düşünceler, Bağlam Yayıncılık, Sencer Divitçioğlu, 1994, s.121-122). Küçükömer ile birlikte sol anlayışın, sosyal ve tarihsel verile ışığında yeniden ele alınıp kendini sorgulamaya çabaladığı görülmektedir. Bu bizim coğrafyamızda alışılmış bir şey değildir. 

   

   Solun tarihi sloganı : “Ordu – gençlik el ele” 

  

   27 Mayıs darbesi sonrası CHP, darbecilerin aleni desteğine karşılık çok açık bir farkla seçimi kaybeder. AP tüm engellemelere rağmen iktidar olur. 1961 seçimlerinde  CHP iktidar olamayınca, sol basına göre şeriat geri gelmek üzeredir. Bu dönemde sol kesimde ünlü bir slogan vardır: “Ordu-gençlik el ele!” Böylesine önemli olayların yaşandığı 60’lı yıllarla birlikte, solda sesler farklılaşmaya başlar. Bir yanda Marxizme sempatiyle bakan Kemalist Doğan Avcıoğlu ve onun Yön hareketi, öbür yana aynı temellere bağlı Mihri Belli ile birlikte MDD ( Milli Demokratik Devrim ).Her iki çizginin ortak yanı Atatürkçü subaylara belirleyici bir konum vermeleridir(A.g.e s.70).

   Bu kesim Anadolu tarihini, sosyolojik ve iktisadi açıdan değerlendirirken “feodalizm” kavramı temelinde ele alır. Bu cephenin karşısındaki sol anlayış ise ATÜT ( Asya Tipi Üretim Tarzı) kavramı çerçevesinde değerlendirmeler yapmaktadır. Resmi anlayışın dışına çıkan ATÜT’çülerin önde gelen isimleri İdris Küçükömer, Sencer Divitçioğlu ve Mehmet Ali Aybar olacaktır. Bu hareket, düşüncelerini şu şekilde ortaya koyar: “ Osmanlı-Türk toplumunda, temel üretim aracı olan toprağın sahibi ve o niteliğiyle devletten bağımsız olarak toplumsal artığa el koyan bir feodal sınıf var mıdır?  Başka türlü söylersek Osmanlı- Türk devleti, bir feodal sınıfın siyasi organı mıdır? Ampirik düzeyde bu soruya evet denemez. Tam tersine toplumsal artığa el koyan Osmanlı yönetici sınıfı bugünkü terminoloji ile sivil-asker bürokrasi oluyor.”

    Asya Tipi Üretim Tarzı   

   Türkiye için devlet toplum ilişkilerini Feodal Üretim Tarzı kavramından hareketle üretilen kategorilerle açıklamak yanlıştır. Farklı kategoriler içeren kavramsal yapı olarak ATÜT , gerçeğe çok daha yakındır (A.g.e. Asaf Savaş Akat,s.30). Tüm bu ifadeler Stalinist dogma içinde yetişmiş olan ortodoks Marxistleri oldukça rahatsız ediciydi.   

   Resmi devlet anlayışıyla akrabalığını sürdüren sol için ATÜT revizyonizm, Osmanlı Devleti feodaldir; ilericilik III. Selim’den Atatürk’e uzanan çizgidedir. DP karşı devrimdir (A.g.e. Murat Belge s.71). Türkiye gibi ülkelerde demokrasi mümkün olmadığı için diktatörlük kaçınılmazdır. Sorun diktatörlüğün niteliğindedir. Gelecek olan diktatörlüğün “ilerici” bir karakterde olması için askerle işbirliği yapılmalıdır. ( A.g.e. Asaf Savaş Akad, s.32). Halkın bir türlü oy vermediği sosyalist kadrolar ancak böyle iktidara taşınabilecektir. TİP içerisinde, resmi ideoloji ile yakın temas içerisindeki “Nasır modelini” savunanlar MDD-Yön Dergisi ekolü ile sol hareketin devletten bağımsız olması gerektiğini ısrarla vurgulayan Küçükömer’in de içinde bulunduğu ATÜT’çü grup arasındaki kavga gittikçe belirginleşip şiddetlenir. Bu mücadeleyi ATÜT’çüler kaybeder ve TİP’ten ayrılırlar.

    Resmi sol anlayışa zıt bir aydın 

    Küçükömer’in görüşleri, kendi saptamasıyla Lale Devri’nden beri devlet tarafından beslenip korunan resmi sol anlayış ile taban tabana zıttır. O, sol ve sağ kavramlarını yeniden gözden geçirmek gerektiğini söylemiş; bir anlamda solda sayılanların sağda, sağda sayılanların solda olduklarını ileri sürmüştü. “Düzenin Yabancılaşması” adlı kitabında DP-AP çizgisini sola, CHP çizgisini sağa yerleştirmesi, sol çevrelerde büyük eleştirilere yol açmış, resmi sol anlayışın etkili isimlerinden Hikmet Kıvılcımlı “Küçükömer sağıyla solunu karıştırıyor, onun için sağına sarımsak, soluna soğan bağlasın” demiştir.

    Oysa Türkiye ile kapitalist sistem arasındaki ilişkilerin nasıl geliştiğini anlatan bu kitabın asıl amacı, solun mücadele stratejisinin doğru belirlenebilmesi için, ezberlenmiş kalıpların dışında düşünmeye; tarihe yeniden bakıp yeniden değerlendirmeye davet etmek ve böyle bir yaklaşımı benimsetmekti. Yani alışılmışı, ezberlenmişi, kolayı rahat kafalarda sarsmak, tartışmaya ve düşünmeye boyut getirmekti (A.g.e. Hamdi Dinler,s.106).

    

   Solcu gençlere vazgeçilmez öğütler 

  

   O, Türkiye Cumhuriyetinin en karışık dönemlerinden 1960’lı yılların sonlarında, öğrencilerine ve etrafındaki gençlere şunları söylüyordu: “Özentiden vazgeçip kendi kimliğinizi bulun. Müslümanlara alışagelmiş “gericilik” yakıştırmasından vazgeçin. Fabrikalara, köylere sırtınızda parka, koltuğunuzda Atatürk’le gitmeyin. Yerine getiremeyeceğiniz vaade bulunmayın, verdiğiniz sözü mutlaka yerine getirin.”(a.g.e. Murat Ateş,s.51-52). 

    Türkiye’nin tarihine bakışta, remi tarih anlayışından türeyen sol anlayışı ters yüz ettiği söylenebilecek bu özgün görüşlerin, Sencer Divitçioğlu'nun ifadesiyle “fincancı katırlarını ürkütmesi beklenirdi.” Nitekim öyle de oldu. İstanbul Üniversitesi Senatosu, Divitçioülu’yla birlikte, Küçükömer’in profesörlüğünü onaylamadı. Danıştay olumlu karar vermesine rağmen, dönemin Milli Eğitim Bakanı da imza atmayıp gecikmeyi sürdürdü. 12 Eylül ile birlikte 30 yıllık emeğine karşılık, emekliliğine de fırsat tanınmadan İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesinden atıldı. Kendi deyimi ile “tarihin gizli eli” hiç peşini bırakmadı. 1 Haziran 1925’te Giresun’da doğan Küçükömer, üç yıl süren “yanlış tedavi” sonucu, 5 Temmuz 1987’de İstanbul’da öldü.

     Resmi güçlerce tasfiye edilen bağımsız sol 

    1970’li yılların başında TİP içerisindeki resmi ideoloji karşısında bağımsızlıktan yana olan sivil toplumcu, darbe karşıtı sol güçlerin tasfiyesinden sonra, 1987-91 arasında SHP içinde sivil toplumcu demokratlar ile, resmi ideoloji taraftarı olan MDD ve Yön çizgisi arasındaki mücadeleyi sivil toplumcular kaybetmiştir. İsmet Özel’in ifadesiyle :“Bağımsız sol, resmi sol güçler tarafından tasfiye edilmiştir.”

     Yetkin bir felsefe birikimine de sahip olan Küçükömer, J.J. Rousseau2nun “Zenginlerin, (sömürülerinin devam edebilmesi için) kendilerine saldıran güçleri kendi yararına kullanmayı; kendilerini, kendilerini kendi karşıtlarına savundurmayı, onları zenginlerin öz sözleriyle esinlendirmeyi” hedeflediklerinin bilinciyle, Türkiye’nin toplumsal ve iktisadi tarihini yeniden ele almıştır.

    “ Yoksul evlerde milyonlarca çocuğun sinirli, hırçın ve problemli yetiştiği bir ülkede yaşıyoruz. Ben geleceğe o evlerden bakmaya çalışıyorum.” Bu sözlerin yazarı artık aramızda olmasa da, Küçükömer’in içerisinden bakmaya çalıştığı evlerin penceresinin kenarına iskemlesini koyup Türkiye’ye buralardan bakanların hala var olduğunu biliyoruz. Onun sık sık vurguladığı şu sözün de tecelli edeceğine inanıyoruz: “Türkiye’nin tarihi bir gün yeniden yazılacaktır.”    

                       Tarık Fatih Ardıç - Yeni Şafak Gazetesi- 9 Temmuz - 1998

ALAIN TOURAINE

 

"Avrupa'nın Geleceği İslam Dünyasıyla İlişkisine Bağlı"

ALAIN TOURAINE'LE SÖYLEŞİ - ULAŞ CANDAŞ


Ulaş Candaş: Söyleşiye şu soruyla başlamak isterim: Sizin için Avrupa nedir? Avrupa Birliği'nin Avrupa'nın geleceğindeki yeri nedir?

Alain Touraine: Oldukça geniş ve bir o kadar da zor bir soru. Şöyle diyebilirim: Avrupa daima bir kavram, bir istek/arzu olarak üretilmiştir; bugüne kadar Avrupa tam anlamıyla bir gerçeklik olmamıştır. Bulunduğumuz noktada ilerlemeden çok bir gerileme döneminde olduğumuzu düşünüyorum. Avrupa'nın var olmadığını kastetmiyorum, Avrupa elbette ki var ama bu gerçeklik onun canlı olmasını sağlayacak gerçeklik değil. Diğer bir deyişle, Avrupa var ama olması gerektiği gibi değil. Öyle ki tam anlamıyla mevcut da değil; kısmen mevcut. Kentsiz bir kent planı düşünün. Bir kent planı ya da kentleşme planı vardır, fakat, yabana atılmayacak da olsa, kent planı bir kent değildir. Tıpkı bir mönünün öğle yemeği olamayacağı gibi. Bu sebepten, Avrupa için şunu söyleyebilirim: Avrupa bir şekil, bir fikir, bir mantıktır, ancak yaşanmış/yaşanan bir gerçeklik değildir.

U.C.: Avrupa'nın bir projeden ibaret, somut bir içerikten yoksun olduğunu mu söylemeye getiriyorsunuz?

A.T.: Hayır, öyle değil, çünkü önemli bir somut içeriği var Avrupa'nın. Bir dizi müdahale ve örgütlenme bütünüdür Avrupa. Çok iyi biliyoruz ki, mesela Fransız Parlamentosu, vaktinin yarısını, Fransız kanunlarının Brüksel yönetmeliklerine uygunluğunu sağlamak için harcıyor. Ya da, Euro bir gerçek, sınırların kaldırılması (Schengen) bir gerçek, vs. Kısacası çok sayıda son derece somut şey var Avrupa'yı oluşturan. Bu açıdan, elbette Avrupa yoktur diyemem. Varlığı tartışma götürmeyen, iktisadi ve diğer birkaç başka alanda birçok faaliyetin genel çerçevesidir Avrupa. Madem söylediklerimi geliştirmemi istediniz, daha ayrıntılı bir cevap vereceğim. Kanımca Avrupa halihazırda bir devlettir. Fakat, bir ulus ya da bir ulus-devlet olduğunu düşünmüyorum, hele bir vatan, Almanların deyimiyle bir Heimat hiç değil.

U.C.: Bu fikri birçok kez yazdınız ve çeşitli platformlarda savundunuz. Bir ulus ya da ulus-devlet olmadığını söyleseniz de, Avrupa'nın bir içeriği olduğundan bahsediyorsunuz. Bu içeriğin hedef aldığı bir kitleden, bir Avrupa halkından ya da toplumundan bahsetmek çok mu iddialı olur sizce? Avrupa Birliği'nin bir Avrupa halkı, daha doğrusu bir Avrupa toplumu oluşturabileceğini düşünüyor musunuz?

A.T.: Açıkçası, halk kelimesi şaşırtıcı. Artık pek sevilmeyen bir kavram. Tarihçiler bize halkın, devletin kendi için yarattığı bir imgeden ibaret olduğunu gösterdi. Halktan bahsedilirken asıl kastedilen devletin ta kendisidir. Bu sebepten, ulus, toplum veya kültür kavramları arasından seçim yapıp, kültür kavramını tercih edeceğim.

Bu noktada ilk cevabım şu olur: Yirmi otuz tane kültür varken, neden tek bir Avrupa kültürü isteyelim ki? Avrupa kültürlerini feda etmek için hiçbir sebep yok. Bildiğiniz gibi, Avrupa'nın asıl zenginliği hiçbir zaman birleşmemiş olmasından gelir. Avrupa'da Bizans ve Roma dünyaları oldu; protestan ve Katolik dünyaları oldu; laik-yarı dinsel dünyalar oldu. Avrupa çeşitliliktir. Kültürel açıdan bakıldığında, Buenos Aires'ten Monterrey'e ya da Mexico'ya hispanik dünyada seyahat edersiniz. Boston'dan Los Angeles'e aşağı yukarı bir anglofon dünyadasınızdır. Avrupa'nın cazibesi her elli ya da yüz kilometrede bir dil, kültür, giyim, mutfak değiştirmenizdedir. Bu açıdan bakıldığında Avrupa yoktur. Avrupa bir dizi kültür adacığı bütünü, farklı kültür ve medeniyetler arasında sürekli ve çokça değişimin yaşandığı ve kimsenin mutlak hâkimiyetinin bulunmadığı bir yarımadadır. Bu da kanımca son derece olumlu bir şeydir. Hemen şunu ekleyeyim: Avrupa dünyası dünyevi iktidarla ruhani iktidarın çok çabuk bir zaman diliminde birbirinden ayrıldığı bir bölgedir. Avrupa -en azından Batı kısmında- ülkeleri arasında ortak bir nokta varsa eğer, bu Papa'yla İmparatorun ya da Cumhuriyetin mücadelesidir.

Yine de Avrupa'yı anlamlandırmaya çalışayım. Merkez Avrupa modelini ele alırsak, sanırım tek bir Avrupa modelinden bahsetmek mümkün olabilir - ki zaten bu model Avrupa'yı aşıp bir Batı modeli olmuştur. Kanımca, bir Avrupa medeniyeti veya toplum tipi vardır ve şöyle tanımlanabilir: Avrupa, ilk büyük modernleşme modelini yaratmış ve bu model sayesinde ilerleme kaydedip dünyaya dört-beş yüzyıl hâkim olmuş bir coğrafyadır.

Özellikle Levi-Strauss'un çok kullandığı bir benzetmeyle örneklemek isterim Avrupa modelini: Avrupa modeli bir buharlı makinedir. Avrupa kutuplaşma yaratarak bir tarafa tüm zenginlikleri, tüm bilgileri, tüm ahlaki değerleri (bunlar toplumun değerleridir, toplum-üstü bir kral ya da tanrının değil), diğer tarafa da alt/aşağı tabakaları koymuştur. Buharlı makine benzetmesine dönecek olursak, Avrupa farklılığın potansiyelini mümkün olduğunca ileriye götürmüştür, bu da önemli bir enerji birikmesi sağlamış, fakat aynı zamanda da ciddi gerilimlerin oluşmasına sebep olmuştur. Avrupa modeli, müthiş bir güç birikmesi, bir çeşit lokomotif, aynı zamanda da patlamanın eşiğindeki ciddi bir gerilimler bütünüdür. Avrupa hem bir birikme, yoğunlaşma hem de bir devrim, yani reddediştir. Bütün Avrupa tarihi budur.

Avrupa tarihi -çünkü böyle bir tarih vardır- her şeyden önce harikulade bir gelişmedir: her seferinde bir ülkenin önderliğinde (Hollanda, İngiltere ve daha sonra Fransa) ilerleyen Avrupa'da birinci ve ikinci sanayi devrimleri olmuştur. Tüm bunların yanı sıra, alt kesimlerin ayaklanmalarıyla bu büyük sıçrayışların kırılmasının tarihidir aynı zamanda. Önce krala karşı halk, ulus ve cumhuriyetin ayaklanması olmuştur. İkinci ayaklanma emek dünyasının, işçi sınıfının kapitalist elit yönetime karşı ayaklanmasıdır. Üçüncü ayaklanma sömürgelerin bağımsızlık kazanması, dördüncüyse kadınların özgürleşmesi olmuştur. Sırada bir beşinci, çocukların özgürleşmesi olabilir. Bu, işte, Avrupa tarihidir. Tüm bunlar bittikten sonraysa geriye hiçbir şey kalmıyor. Geriye kalan, bugünün Avrupa'sını oluşturan, son derece düz, dinamik kapasiteden yoksun bir ticaret dünyasıdır.

Beni ilgilendiren mesele, bir Avrupa modeli kurmanın mümkün olup olmadığıdır. Sanırım, bu mümkün. Kastettiğim son derece dinamik bir model; bir yeniden üretim modeli ya da holist bir model değil; cemaatçi modelin tam tersi bir model. Ben cemaati, bütünlüğü kırma yanlısıyım. Globallik, denge ve evren gibi kavramlara inanmıyorum; tarihselliğe inanıyorum. Tarihsellik, dünyayı değiştirecek güçlerin yoğunlaşması, birikmesidir. Bu anlamıyla ABD'ye, refah ülkelerine ve bir ölçüde de Japonya'ya aktarılmış bir modelden bahsedebiliriz. Kendi kavramlarımla söyleyecek olursam, Avrupa'da bir modernleşme oldu. Diğer modernleşme biçimleri arasından bir tanesidir bu ve bunu moderniteyle karıştırmamak gerekir. Modernite birine ait değil, herkese ait bir kavramdır. Bu açıdan bakıldığında Avrupa, tarihselliğin yani toplumun kendi üzerinde gerçekleştirdiği en kuvvetli edimin mekânı olmuştur. Avrupa istenççiliğin ve en şiddetli haliyle yapısal çatışmaların üzerine inşa edilmiş bir bölgedir. Çetin, şiddet dolu ve son derece etkili/etkin bir dünyadır. Başarılıdır da. Bu başarısı sayesinde 14-15. yüzyıldan 1914'te totaliter rejimlerin ortaya çıkışına kadar dünyaya hâkim olmuştur.

Bu yönüyle Avrupa'nın tarihsel bir gerçekliği vardır. Fakat, bugüne dönecek olursam, tüm bu anlatılanların yaşanılmakta olandan uzak olduğunu belirtmek gerekir.

U.C.: Avrupa'nın oluşum sürecine dönmek isterim. Habermas'ın çokça dile getirdiği ve savunduğu bir kavram var: Siyasi kültür (Avrupa toplumu ve ortak kültür tartışmasını bir kenara bırakıyorum). Avrupa'da yeni Anayasa etrafında kendini göstermesi olası ortak bir siyasi kültür var mıdır sizce? Yoksa, eğer, Avrupa Anayasası bir siyasi kültürün oluşmasını sağlayabilir mi?

A.T.: Şu an itibariyle Avrupa'da ortak bir siyasi kültür yoktur. Siyaset felsefecilerinin ve sosyologlarının yaptıkları tüm çalışmalar farklılıkların ne denli derin ve önemli olduğunu gösteriyor. Laiklik tartışmasını ele alalım mesela. Bu kavramın İngilizcede karşılığı bile yok. Biz Fransızlar için ABD'de, İngiltere'de ya da diğer Lutherci ülkelerde gördüğümüz laiklik, sekülerleşme ile dinsel ahlak arasındaki karışım tahayyülü bile çok zor bir şey. Onlar için de siyasiyle dinsel olanı ayırmak aynı şekilde düşünülmesi zor bir şey. Öyle ki, eğer bana ABD'nin laik bir ülke olup olmadığını soracak olursanız, ABD hem laiktir hem de değildir, derim. Bunun dışında mesela, parlamentoların rolü, karar alma mekanizmaları ve yöntemleri, siyasiyle toplumsalın ilişkisi, vs., her şey bir ülkeden diğerine son derece farklıdır.

Dahası, çok temel ve basit bir şey daha var ki bunu bir anekdotla anlatacağım. Avrupa ulus-devletlerle kurulmuştur, demek gibi bir alışkanlığımız var. Zamanında Laeden'de (Hollanda), Jacques Delors'un
[1] düzenlediği bir aydınlar toplantısına katılmıştım. Toplantı esnasında Delors "devleti aşmakta olan bir Avrupa" benzeri bir ifade kullandı. Bunun üzerine, toplantıya evsahipliği yapan Hollandalı profesör müdahale etti: "Evet, ulus-devlet vs, bunları anlıyorum, fakat Avrupa sadece bundan ibaret değil ki". Gerçekten de Avrupa'nın küçük sayılabilecek bir kısmı ulus-devlet tarafından kurulmuştur. Bunlar esas olarak iki tanedir: İngiltere ve Fransa. Çok sonra da İsveç. Ancak, başka yapılar da var: şehir-devletler. İtalya, Baltık ülkeleri şehir-devletlerdir; Hollanda önce Amsterdam'dır vs., örnekler çoğaltılabilir. Kısacası, Avrupa'nın oluşumunda tek bir model yoktur.

Peki bu durumda Avrupa Anayasası nedir? Avrupa Anayasası'nı gerektiren iki temel etken olduğunu düşünüyorum.

Anayasa öncelikle, altı üyeden dokuza, sonra on beşe ve nihayet yirmi beşe varmış olmanın bir sonucudur: Avrupa Birliği yaşanmaz bir hal almıştır. "Bir ülke bir oy" ya da oybirliği gibi çıkmazlar karşısında bir çözüm arayışıdır. Bir çeşit esneklik öngörülür Anayasa'da: Komisyon'un özerkliği (federalizmi kastetmiyorum), Avrupa kurumlarının sayıları artan ülkelerden bağımsız hareket etme yetenekleri vs. Konsey, Parlamento ve Komisyon arasında karmaşık bir mimari kurulmuştur. Salt teknik bir mesele bile diyebilirim bunun için. Büyük oranda doğrudur bu, çünkü eğer bugün başarısız olunduysa bu, metafizik sebeplerden değil, İspanya ile Polonya'nın büyük ülke muamelesi görmek istemelerinden kaynaklanmaktadır. İspanya sorunu hallolacak gibi görünüyor, son yaşananlarla "medenileşecekler".
[2] Polonya için biraz daha bekleyeceğiz; şu anki hükümetin düşmesi ve makul bir tavır sergileyecek bir hükümetin gelmesi gerekiyor. İkinci unsur -ki bu Türkiye'yi de ilgilendiriyor- bence çok daha önemli. Avrupa Anayasası'yla, üç iktidar merkezinden biri dışişleri bakanlığı olacak. Gerçeğe, somut olana vardık bu noktada. Avrupa'nın bir dünya politikası yok; Avrupa dünyada hiçbir rol üstlenmiyor. Yugoslavya meselesinde herhangi bir rol üstlenme becerisi gösteremediler. Ortadoğu konusunda, Filistinlileri finanse eden Avrupa'nın en ufak bir söz hakkı yoktur.

Bu noktada derim ki, Avrupa var olabilir; yoktur ama bir jeopolitika geliştirebilir, kendine bir dünya politikası edinebilirse var olabilir. Somut kavramlar kullanmak gerekirse, Avrupa İslam dünyasıyla ilgili ABD politikalarından farklı bir politika oluşturabilirse var olur. ABD'nin politikası karşısına alma, çatışmadır; Avrupa'nınki modernite yolunda aynı yönde ilerlemek ama ayrı yerlerden hareket etmek arasındaki bileşimi aramak olmalıdır. Tam da bu yüzden Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girmesinden yanayım.

U.C.: Türkiye'nin Avrupa'yla ilişkilerine gelmeden önce Avrupa'da cemaatçilik konusuna değinmek isterim. Fransa'ya ilişkin bir tespitiniz var örneğin, Fransa'nın İntifada'nın başlamasından beri cemaatçi bir ülke olduğunu söylüyorsunuz. Bu da ülke içindeki farklı kültürlerin, birbirlerinden çok farklı insanların bir arada yaşamasından kaynaklanıyor. Bu noktada şu soru çıkıyor karşımıza: Demokrasi ne derece farklı insanları, toplulukları bir arada yaşatabilir?

A.T.: Her şeyden önce, toplumu bir cemaat olarak tanımlama eğilimlerine cevaben şunu söylemek gerekiyor: Hiç kendimizi yormayalım, cemaat ve demokrasi taban tabana zıt şeylerdir. Bir de, ben çok sayıda cemaate dayalı bir toplum, bir demokrasi istiyorum, diyenler var, bu daha da zor. Çoğunluğun yasalarının saygı gösterdiği, dikkate aldığı bir azınlık olabilir, fakat bu cemaatle aynı şey değildir. Çokkültürlü toplum yanlılarına şöyle cevap veririm: Sözcükleri somut halleriyle değerlendirmek gerekir; o toplum hiçbir şekilde demokratik olamaz, herhangi bir siyasi sistem oluşturamaz. Farklı kültürlerin iletişime geçebilmesinin iki yolu vardır, üç bile değil. İlki paradır, insanlar birbirlerine mal satar vs. İkincisi de savaştır. Salt farklılık üzerine kurulu bir siyasi toplum yoktur, olamaz. Farklılıklarımız üzerinden birlikte yaşayacağız çok çelişkili bir ifade değil mi? Bu, Fransa'da Arap kökenlilerin kullandığı ve benim çok sevdiğim deyişten farklı: Farklılıklarımızla beraber birlikte yaşayalım. Birlikte yaşamak ve farklılıklar diye iki ayrı şey vardır, söz konusu olan bunların doğru bileşimini bulmaktır. Ancak şu soruyu sorduğumuzda ciddi, makul bir tavır içine girmiş oluruz: Birlikte yaşamanın öğelerini nasıl birbirleriyle uyumlu hale getiririz? Fransa'da, örneğin, bu iş için daha çok vatandaş kavramı kullanılır. Bunun iyi bir kavram olduğunu düşünüyorum çünkü kastedilen kültürel farklılıklarla birlikte sahip olunan siyasi, kurumsal bir statüdür.

Kendi kavramlarımla tekrar edeceğim: Farklı modernleşme yollarıyla modernitenin kendisini ayırt etmek gerekiyor. Farklı modernleşme yollarını seçsek de birlikte yaşayabiliriz, ortak referans olarak moderniteyi kabul etmek şartıyla.

Benim sorunum, bu referansın, yani modernitenin çekirdeğini mümkün olduğunca küçültmektir. İki temel öğeye indirgiyorum moderniteyi ve diyorum ki, ancak ve ancak bu iki temel öğeyi kabul eden insanlarla birlikte yaşayabiliriz (bu düşünceyi Modernitenin Eleştirisi kitabımda geliştirmiştim). Modernite bir yandan akılcı düşünce ve birey haklarına inancın bileşimidir. Bunun laiklik vs birtakım sonuçları da olabilir, ama bu iki öğenin varlığı birlikte yaşayabilmek için yeterlidir. Farklı dinlere, beslenme alışkanlıklarına, hatta farklı dillere sahip olabilirsiniz, fakat eğer akılcılığa, yani tekniğe, bilime ve birey haklarına, başka bir deyişle evrensel bir bireye (söylemim Kantçı olmasa da, Aydınlanmaya dayandığı kesin) inanmıyorsanız, birlikte yaşayamazsınız. Hemen eklemek isterim, bu birçok ülkede başarılmıştır. Entegrasyon peşinde olsun ya da olmasın, Amerika bu iki temel prensibi benimsemiş bir ülkedir. Aynı durum Fransa için de geçerlidir. Bir dönem Asya demokratik modelini tartışıyorduk, bence büyük bir saçmalık. Singapur'daki diktatörlüğün çok sevdiği bu tartışma, neyse ki çabuk terk edildi. Bireyleri kendi başına bir değer olarak tanımayı ve bundan hareketle birey haklarına saygıyı reddeder, "ben bireyi bir cemaatin parçası olarak kabul ediyorum", derseniz, birlikte yaşamamız mümkün olmaz. Başka bir yerde yaşayabilirsiniz, belki benden iyi de yaşarsınız, ama birlikte yaşayamayız.

Modernitenin temel prensiplerini koyduktan sonra, önemli bir sorun çıkıyor karşımıza: Moderniteyi tek bir modernleşme modeliyle, özellikle de bu son derece güçlü Avrupa modeliyle karıştırmamak gerekiyor. Hatta, kültürel ve tarihsel süreç farklılıklarını mümkün olduğunca ileri noktaya götürmek gerekiyor, diyebilirim. Aslında bu açıdan ülkeler arasında birçok farklılık mevcut zaten. Fransa'yı örnek alacak olursak, bu ülke her zaman farklılığın/çeşitliliğin yeterince tanınmamasından mustarip oldu, halen de öyle. Fransızların kendi deneyimleriyle ilgili şöyle bir ifade kullanma eğilimleri var: İşte modernite, modernleşmenin tek yolu budur. Başka bir deyişle, Fransızların ifadesi şudur: Yeni ancak yeniyle yapılır. Oysa, eğer beraber yaşamak istiyorsanız, yeninin yeniyle değil eskiyle yapıldığını kabul etmeniz gerekir. Yeninin, yani modernitenin yanı sıra bir dizi eski de gereklidir. Aslında, Fransa da tüm diğer ülkeler gibi bir sürü eski şeyle doludur. Ne mutlu bize! Aksi takdirde yaşanmaz bir yer olurdu burası.

Bizi asıl ilgilendiren meseleye, yani İslam'ın yerine dönecek olursak, benim görüşüm (aslında sadece benim görüşüm değil, sorunun ta kendisi bu ve herkes tarafından da dile getiriliyor; zaten Cumhurbaşkanı bu yüzden bir komisyon oluşturdu) şudur: Bir taraftan vatandaşlığın cemaatlerin üstünde olduğunu net bir biçimde ifade ederken, diğer taraftan da kültürel çeşitliliği cesaretlendirmeli, desteklemeliyiz. Bu iki şey, belki birbiriyle çelişmez ama kesin olarak birbirleriyle zıt şeylerdir; iki zıt yönü gösterirler. Bu yüzden de Fransa'da Meclis'ten yeni geçen yasayla ilgili olarak ne lehte ne de aleyhte görüşler beni kızdırır. Çok iyi biliyorum ki söz konusu yasa sorunun sadece bir kısmına cevap getiriyor, diğer kısmını boş bırakıyor. Önemli olan her iki kısma da cevap verme iradesine sahip olmaktır. Bu yasayla şimdilik cemaatçiliğe dur dedik ve Cumhuriyetin ve vatandaşlığın varlığını ifade ettik. Bazıları işimizin tamamlandığını düşünüyor. Bence henüz işin yarısını hallettik. Diğer yarısı kaldı: Kültürel çeşitliliği, somut olarak başörtülü kızları kabullenmek, onları tanımak. Hemen ekleyeyim, onları birey haklarını kabul ettikleri ve laik olmayan, otoriter kesimlerce kullanılmadıkları ölçüde kabul etmekten bahsediyorum. Bu gerçekten çetin bir mesele. Aralarında modern, yukarıda bahsettiklerimi kabul eden kızlar var. Fakat, sayıları artan önemli bir kısım köktenci kesimler tarafından manipüle edilmekte. U.C.: Bu noktada, Avrupa'da dinsel oryantasyonlu toplumsal hareketlerin yükselişi sorununa değinmek isterim. Sizce böylesi bir yükseliş var mıdır? Aynı bağlamda, Avrupa'nın İslam'a bakışını nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce yeterli bir analizi yapılıyor mu? İslam meselesi, kadınların toplumdaki yeri, gördükleri muamele gibi son derece önemli, ancak sorunun tümünü ele almaktan uzak bir çerçeveye indirgenmiyor mu?

A.T.: Fransa'da dinsel olgunun bilinmediğini, anlaşılmadığını ifade ederek başlayacağım. Bu, sekülerleşme mücadelesinde, laik olanla olmayan arasında yaşanan çatışmayla ilişkili olsa gerek. Fransa'da bir kişi Hıristiyan, İslam veya Yahudi teolojisini hiç öğrenmeden Felsefe eğitimi için yeterlilik alabilir. Belki biraz Aziz Augustinus ya da Pascal'ın bazı metinlerini okumuş olur, yine de "dinsel"in ne olduğunu bilmez. Şu sıralar, Fransa'da eğitime "dinseli" de dahil etmeye çalışıyoruz, ancak ne olduğunu bilmediğimizden sıkıntılıyız.

İslam özellikle daha da az biliniyor. Bunun iki sebebi var. Birinci sebep tam olarak kültürel değil, daha çok siyasi ve tarihsel. İslam dünyası bir işgal, istila dünyası olmuştur. İspanya örneğini ele alalım, Endülüs'te birkaç büyük yapı dışında İslam dünyasının tüm kalıntıları yok edilmiştir. Oysa ki İspanya'nın birçok bölgesi altı yüz yıldan fazla bu dünyanın elinde kalmıştır. Fransa'da da durum aynıdır. Her ne kadar İspanya'ya oranla çok kısa bir süre de olsa, Fransa'nın bazı bölgeleri 732 yılındaki Poitiers savaşına kadar, yüz yıla yakın bir süreyi Arapların işgali altında geçirmiştir. Türklerin tarafına bakacak olursak, iki kere Viyana surlarına gelinmiş ve Avrupa'nın önemli bir kısmı işgal edilmiştir. İzler mutlaka kalmıştır fakat genel olarak reddedilmiştir. Mesela, Sırp-Osmanlı savaşında Avrupalı kendisini Sırpların tarafında görür. Sonuçta, İslam her şeyden önce bir işgalci olarak algılanıyor. İkinci sebep, Avrupa'da Hıristiyanlığın hâkim olmasından ötürü İslam'ın bir yabancı olarak algılanmasıdır.

Çok sert bulabileceğiniz bir şey söyleyeceğim: İslam'ın sömürgeleşmiş kısmı için -Türkiye ve İran bunun dışındadır- modernleşmeyi kaçırmış bir dünya denebilir. İslamın entelektüel ve kültürel yaşamından bahsetmek istediğinizde hep dokuzuncu yüzyıldan ondördüncü yüzyıla kadarki bir döneme gönderme yaparsınız. Günümüzde, İslam dünyasından büyük felsefecilerin ya da teologların çıktığı söylenemez, Batı'ya gelmiş olanlar hariç tabii.

Aslında tüm bu anlattıklarım tam anlamıyla İslam dünyasına tekabül etmiyor, daha çok Arap dünyasıdır kastedilen. Hepimiz biliyoruz, Batıda modernleşme mutlak devletin kurulmasıyla başladı. Arap dünyası devletsiz bir dünyadır. Devletin olduğu yerler Türkiye, İran ve bir ölçüde Fas'tır, bu yüzden onları ayrı tutuyorum. Mısır gibi son derece önemli bir ülkeye bile baktığınızda ondokuzuncu yüzyılın sonundan itibaren tüm devlet kurma çabalarının başarısızlıkla sonuçlandığını görürsünüz. Cezayir, örneğin, hiçbir zaman devlet olamadı. Bu da demek oluyor ki, akılcı bilgi, Weberci anlamıyla bir bürokratik devlet, kapitalizmin doğuşu gibi, Avrupa modelinin temelindeki hiçbir öğeye Arap dünyasında rastlayamayız.

Avrupa'nın geleceği ve politikası açısından devletleşmiş ülkelerle devletleşememiş ülkeleri ayırıyorum. Biz Avrupalıların ilk önce Türklerle, İranlılarla ve bir ölçüde de Faslılarla anlaşmamız gerektiğini düşünüyorum. Daha sonra Araplarla ilgili ne yapılabileceğine bakarız. Şu anki durumda, Avrupa'nın en ciddi sorunlarının Arap dünyası kaynaklı olacağını düşünüyorum. Bunun ırkla, cinsiyetle bir ilişkisi yok, söz konusu olan yapılanamamışlık sorunudur. Bugünkü haliyle, Arap dünyasının modernleşmesi imkânsız. Belki 30, 50, belki de 100 yıl sonra bu mümkün olacaktır, ama henüz değil. Eminim ki Dubai'de veya Kuveyt'te önemli değişimler oluyordur, ancak genele baktığımızda durum bunu gösteriyor.

Bir din olarak İslam meselesine gelince, durumun daha kolay olduğunu söyleyebilirim. İslamın çok katı bir yapısı yok. İbadet prensipleri var ama bunların birçok ülkede nasıl farklı uygulandığına bakılırsa, Hıristiyanlıktan daha gevşek olduğu söylenebilir. Katı bir yapısı olmadığında insanlar tarafından kabul edilmesi zor olmaz. Fakat, mesele burada değil. Çok birincil bir seviyede sorun -ki henüz çözülmüş değildir- İslamın aşağılık damgası yemiş olması, hatta hor görülmesidir. İbadet yerleri açılırken, özellikle Fransa'da ciddi direnişle karşılaşıldı. Umarım, yaşanmakta olan tartışmalar bu konuda ilerlemeye olanak sağlar. Dinler arasında kabul edilemez bir eşitsizlik var, bunu kesinlikle kabullenemiyorum. İslamla, İslam olduğu için sorun yaşanmaması gerekir. Sorun daha önce bahsettiğimiz modernleşme üzerinden tartışılmalı.

Bir de şu var, İslam dünyası olarak nitelendirilen bir dünya yok aslında. Herkes Fransa'da beş milyon Müslüman olduğunu söylüyor. Ben, Fransa'da altmış milyon Hıristiyan vardır, demiyorum, mesela. O beş milyon Müslüman arasında Müslüman olmayan dört kişi vardır herhalde. Geldikleri ülkeler İslam medeniyetinin etkisindedir olsa olsa, tıpkı Fransa'da Bretagne ya da Haute-Savoie bölgelerinden gelenlerin Hristiyan medeniyetinden etkilendiği gibi. Ne olursa olsun, İslam'ı bir cemaate dönüştürmemek gerekir, aksi takdirde olacak olan savaştır.

U.C.: "Her Müslüman köktencidir, fanatik bir dincidir" şeklinde özetlenebilecek bir önyargı olabilir mi?

A.T.: Ben Müslümanın köktenci olduğunu düşünmüyorum, fakat modernleşmeden uzaklaştıkça köktencileştiği söylenebilir. Bizdeki Katoliklerde ya da Protestanlarda da var böylesi bir süreç, köktenci gruplar yükselişte. Günümüz Amerika'sında, örneğin, George W. Bush kesinlikle bir köktencidir. Böylesi eğilimler cemaatlerin içlerine kapandıkları dönemlerde artar. Fransa gibi bir ülkede sorulması gereken soru, "İslamın ayırt edici özellikleri nedir?", değil, "Bir topluluğun entegre olmasında veya olamamasında neler yaşanmıştır?", olmalıdır. Özetleyeyim: Arap-Müslüman kökenli topluluk -Türkleri bir yana bırakıyorum- entegre olmuştur. Büyük bir çoğunluğu Fransız vatandaşlığı almıştır, Fransızca konuşurlar ve birçok farklı topluluktan insanlarla cinsel ilişkiye girerler. İşsizlik sorunundan kaynaklanıyor olabilir -ama muhtemelen daha karmaşık bir mesele bu- söz konusu topluluk aynı zamanda dışlanmaktadır da. İki olgunun bu durum üzerinde etkili olduğunu düşünüyorum. Kısa vadede ortaya çıkan ilk olgu, çok ciddi değişimlere sebep olan İntifada'nın başlamasıdır. Elli yıl boyunca Arap-Yahudi çatışması olmadı, artık var. Daha uzun vadede, yavaş yavaş ortaya çıkan ve tamamen sosyolojik olan ikinci olguysa gettolaşmadır. Fransa'da getto olmadığı görüşünün en büyük savunucusuydum, ancak artık gettoların varlığı tartışılmaz. Önceleri H.L.M. dediğimiz, düşük kiralı büyük binalar vardı, doktorların, işçilerin, memurların kaldığı binalar. Zamanla buralar toplumsal kriz içindeki insanlarla azınlıklar, özellikle de Müslümanlara kaldı. Bu, çok çarpıcı bir süreç. Bu gettolaşmayla birlikte cemaatler arasında içine kapanma da başladı, bununla birlikte kadınlar üzerindeki sıkı denetim de. Yapılan sosyolojik araştırmalara göre, bu mahallelerde 90'ların başına kadar bir kızla bir erkek rahatça dolaşabiliyordu, artık bu mümkün değil. Tabii, cemaatlerin içe kapanması dışlanmayı da beraberinde getirdi. Bu dışlama da bir yeniden İslamlaşmaya neden oldu, ama bu sefer cemaat dahilinde değil. Belirli bir inanca dayanan, cemaat mantığından farklı olarak sadece bir inanç peşinde hareket eden insanlar ortaya çıktı. Bu da aradaki uçurumun daha da büyümesine neden oldu. Öğretmenler gibi çok önemli bir konuma sahip kesim de artık bu azınlıkları dışlar oldu. Eğer günümüzde bu azınlıklar toplumsal yükselişi başaramıyorsa bunun sebebi okulun onları dışlamasıdır. Bu, çok ciddi sosyolojik bir olgudur ve her geçen gün daha da vahimleşmektedir. Ciddi önlemler alınmalıdır, özellikle de okullarda.

U.C.: Son olarak, Türkiye'yle ilgili görüşleriniz nedir? Sizce Türkiye Avrupa'ya dahil midir? A.T.: Cevap son derece basit: Türkiye Avrupa'ya dahil değildir, ufak bir parçası Avrupa'dadır. Avrupa'yı işgal etmiş ve oradan kovulmuştur. Büyük ölçüde Müslümandır ve bu, Avrupa'yı oluşturan bir din değildir. Üstelik, Türkiye uzun bir süre Avrupa modelinden çok uzak bir siyasi ve kültürel denetim modelini benimsemiştir. Yakın dönemde de Kürt sorunu ve siyasi baskılar Türkiye imajına hâkim olmuşlardır.

Bunları söylememe rağmen, vardığım sonuç tam zıt yönde. Neden? Bunun bizimle değil Türklerle bir ilgisi var. Türkiye sert bir laikleşmeyi (Kemalizmi) yaşamış, aynı zamanda da İslami hareketlere sahne olmuş (Refah partisinin yükselişi gibi), sonuç olarak da bunların dengesini sağlamak yolunda bir ara çözümü bulmayı başarmış çok az ülkeden biridir. Türkiye, benim Avrupa'nın geneliyle İslam dünyası arasında görmek istediğim ilişki şeklini gerçekleştirmiş bir ülkedir. Türkler kimsenin bulmayı beceremediğini biraz olsun -iyi demiyorum- becermiş olma özelliğini taşıyorlar. İran'daki saçmalıklara bakıyorum da... aranılan çözüm kesinlikle o değil! Hem demokratik meşruiyet hem de Tanrıdan alınan bir meşruiyet olmaz. Halihazırda, Türkiye bileşimi denemiş ve bir ölçüde de başarmış bir ülkedir: Katı İslamcı kesimle, koyu cumhuriyetçi kesimin (özellikle de ordunun) bileşimi. Türkiye'yi Avrupa'da istemezseniz, İslam dünyasıyla ilişki kuramazsınız. Avrupa'nın, var olabilmek için İslam dünyasıyla bir ilişki modeli oluşturmaya ihtiyacı vardır. Bunun gerçekleşeceği yerse Türkiye'dir.

Türkiye'nin üyeliğinin yaratacağı sorunlar aşılması kolay, önemsiz konular. Örneğin, nüfusunun büyüklüğü nedeniyle Parlamentoda çok koltuğa sahip olacak olması çelişkili gibi görünebilir ama bu ve benzeri sorunları aşmanın birçok yolu var.

Türkiye'yle ilgili asıl sorun, Avrupa'ya göç etmiş Türklerdir. Alman vatandaşlık kanunu yüzünden elli yılda bile Alman vatandaşı olamayan Türkler, getto bile diyemeyeceğimiz, devasa bir kitle halini almıştır. Fransa'da en kapalı azınlık Türk azınlıktır. Evlilikler anavatanda ayarlanıyor, kadınlar üzerinde müthiş bir baskı var vs. Fransa'daki Türk azınlık (ki bunların üçte ikisi Kürt kökenlidir), iyi bir sonuç vermemiştir. Türkiye'nin üyelik sürecinde çözüme kavuşturulması gereken başlıca sorun budur. Bu Türk topluluğuna yönelik ciddi bir çalışma yapılmalıdır. Fakat, korkarım, bu büyük ölçüde Almanya'ya bağlı bir şey.

Sonuç olarak şunları söyleyebilirim: Avrupa'nın geleceği İslam dünyasıyla kuracağı ilişkilere bağlıdır, İslam dünyasıyla kuracağı ilişkiler de Türkiye'yle kuracağı ilişkilere. Eğer Avrupa Türkiye'yle ilişkilerinde başarısız olursa, İslam dünyasıyla ilişkilerinde de başarısız olur ve dünya çapında bir rolden mahrum kalır. Avrupa'nın var olmaya başlayabilmesi içinse böylesi bir uluslararası iradeye ve siyasi müdahale kapasitesine ihtiyacı vardır.

İSMET ÖZEL - ÜÇ MESELE

      İSMET ÖZEL - ÜÇ MESELE - ÇIDAM YAYINLARI - 1992 

      Düzenleyen : Tarık Fatih Ardıç  

  • Avrupa, Yunan felsefesini müslümanlar aracılığıyla öğrendiyse de ondan çok farklı sonuçlar elde etti. (s.53)
  • Mürted veya putperest yerine yabancılaşmış insan demenin faydası ne? (s.67)
  •       -     İtalyanlara karşı niçin bu kadar şiddetle mukavemet ettin?

        İmanım için.

        Bu kadar az kuvvetle ve bu kadar az vasıta ile bizi Trablusgarp’tan atabileceğini ümit ediyor muydun?

        Hayır.

        O halde ne elde etmeyi ümit ediyordun?

        Hiç. Ben imanım için döğüşüyordum ve bu bana yetiyordu. Geri kalanı

                        Allah’ın elinde idi. (s.99)

  • Bilim kuruluşu ve işleyişi itibariyle Din’le karşı karşıya konulamaz yapıdaydı, çünkü, bilim nesnenin nesneyle münasebetini incelerken iyi ve kötü ayrımı yapmayı, güzele ve çirkine mesnet sağlamayı, hayır ve şer hakkında değer yargısı getirmeyi öngörecek bir yapıdan yoksundu. (s.121) 
  • Teknoloji bir defa iktidarı ele geçirince kendi esaslarını ve hatta kendi mantığını topluma hakim kılmıştır. 19. yüzyıl Batı medeniyetinin sermayece ve teknik üstünlük bakımından dünyanın dört bucağına yayılma zamanıdır. Bu yayılmada göze ilk çarpan sermayenin hakimiyeti ve bu hakimiyeti sağlamlaştıran teknoloji olduğu halde Batı medeniyetinin kendine yayılma alanı olarak seçtiği topraklarda önce bir moral diktatörlük yani Batı’nın üstünlüğünü tanıma kuralı yerleştirmiştir. Bu üstünlüğün kabulü de ancak onun toplum teşkilatının ve hayat tarzının belirlenmesi şeklinde belirmiştir. (s.124 -125)
  • İslam anlayışı dairesinde güneş sistemi hakkındaki bilgiler Batı’dakinden çok ileri olduğu zamanlarda, bilginin küfre kapı açacağı düşünülmemiştir bile…  Batı medeniyeti ise kainattaki hareketi mihaniki (mekanik) kabul ederek bunun anlayabildiği kadarını sebep-sonuç münasebetlerine bağlamış; böylece belli bir alanda bilgiye vardığını sanmıştır. Bilgi alanında bu kapalı devreyi kurmakla da insanı bilgisiyle karşı karşıya, düşman hale getirmiştir. İşte bu tip bilgi ve bilim anlayışı tekniğe uygulanınca teknoloji bağımsız bir kuvvet, bir otorite, kanunlarını kendi koyan bir diktatör olmuştur. (s.130)
  • Yeniliklere direniş denilen tavır ancak iki durumda kendini gösterdi: Birincisi yeni mallar yerli üretimi köstekleyerek bir hakimiyet aracı olduklarında, ikincisi ise toplumun “şirazesi” sayılan inanışlara müdahale ettiği, bir yozlaşmayı başlattıkları zaman. (s.134)
  • 19.yüzyılda Anadolu ve Rumeli toprağının başta İngiliz sermayesi olmak üzere Avrupa kapitalizmi tarafından sömürüldüğü dönemde din adamlarının “demir kaşıkla yemek yemek günahtır.” dediği işitildi. Batılı kafalar bu ne gerilik, bu ne yobazlık diyebiliyorlardı. Ama bu “efendiler” Anadolu ve Rumeli’de binlerce kaşıkçı esnafının ve onlara bağlı iktisadiyatın çökmesinden, on binlerce insanın üretici ve tüketici olarak ezilmesinden haberdar değillerdi. Toplum sorumluluğunu yüklenen İslam aydını, batıcı aydınla taban tabana zıt bir konumdaydı. (s.135)
  •  19. yüzyıldaki durumuyla Batı medeniyeti İslam topraklarına kendi teknolojisini hakim kılmak gibi bir niyetle girmiş değildi. Yalnızca mal satmak ve hayat tarzını satabildiği mala göre düzenlemek istiyordu.Yemek demir kaşıkla yenmeliydi. Bir kere demir kaşıkla yenilmeye başlandı mı, gerisi kolay. Daha sonra siz demir kaşık ithal etmeseniz, onu imal etseniz bile iş işten geçmiştir, çünkü sizi demir kaşık imal etmeye zorlayan da odur. (s.136)
  • Doğu insanı kendini kainatın efendisi olarak görmediği için eşyayı istismar edilebilecek bir nesne olarak kabul etmez, tabiatla arasında bir kardeşlik kurmuştur. Batı insanı ise kendisine tanrılık izafe ederek eşyaya keyfince tasarruf eder. Bu bakımdan tabiatın yağması, batılı insan için yağma değil, saltanatının tabii sonucudur. (s.138)
  • Busbesq’in mektuplarından aldığımız şu birkaç satır bize çok şaşırtıcı gelebilir: “ Orada bir köylü duruyordu. Bir tercüman vasıtasıyla ona nehirde çok balık var mı diye sorduk ve bunların nasıl tutulduğunu anlamak istedik.Köylü cevaben balığın dolu olduğunu fakat tutamadıklarını söyledi. Bizim hayret ettiğimizi görünce izahat verdi. Birisi zahmet ihtiyar edip de elini uzatacak olursa balıklar kaçıyormuş, tutulmalarına meydan bırakmıyormuş!.. Bu cevap bana çok şaşıracak bir şey gibi gelmedi.Çünkü tanımadığımız bazı kuşlar hakkında malumat istediğimiz ve köylülere bunları nasıl tutabileceğimizi sorduğumuz zaman bize şu cevabı vermişlerdi: Bu kuşlar tutulmaz, çünkü bir kimse onlara el uzatacak olursa uçarlar.” Bu mektubun tarihi 1555. Şimdi bize 16. yüzyıldaki köylülerin cevabı anlaşılmaz gelebiliyor. Neden? Çünkü biz de bu mektubu yazan Avrupalı gibi düşünmeye başladık. Biz de artık tabiatla aramıza düşmanlığın girmesine şaşırmıyoruz. (s.138 -139)
  • Tekniğin üzerimizdeki fiziki ve fikri baskısından bağımsız kalarak düşünmeyi başarabilmeliyiz. (s.141)
  • Gerek sosyalistleri gerekse de milliyetçilerin kuyuyu ters çevirince minare olacağı düşüncesinde birleşmelerini şaşırmıyoruz. Çünkü biliyoruz ki bu iki bakış açısı tarihi yorumlarken maddi etkilerin belirleyiciliğine öncelik tanıyor. (s.144)  
  • İnsanın tabiata egemenliği niyeti de diğer egemenlik türlerinin kalıntılarını bünyesinde barındırır. Yani tabiata egemen olma süreci insanın insana, sınıfın sınıfa, milletin millete egemen olmasını dışa bırakarak yaşanmamıştır. (s.145)
  • Batı medeniyetinin insanın dışa dönük egemenliğini vurgulayan tekniğin yanı sıra Uzak Doğu dinlerinin içe dönük egemenliğinin doğurduğu tekniği de göz önüne almak gerekir. Bir Hint fakirinin kendini baş aşağı asıp haftalarca aç susuz kalması, bazı Taocu keşişlerin uçmaları, bazı yogilerin bedenlerine olan egemenlikleri de batınınkinin ters yönünde geliştirilmiş tekniklerdir. Bu tekniklerde de insanın gücünün aşarı ölçülere vardırılması niyeti belirgindir. (s.145)
  • Batı teknolojisinin kimliğini tanımak için ilk önce bilmemiz gereken şey teknik gelişmenin kendiliğinden bir olay olmadığı, onun tarihin bir uğrağında ortaya çıkan, belli bir toplumsal örgütlenmenin uzantısı ve belli bir toplumsal sınıfın çıkarının aleti olduğudur. Teknik, burjuvaziye hizmet etsin diye, batı medeniyetinin ideallerine  uygun olarak türetilmiş bir kuvvettir. (s.154)
  • İktisadi şartlar neyi gerektiriyorsa teknik buluşlar o yönde hizmete sokulmuştur. Sanayi ihtilali dönemindeki buluşlar yalnızca o günkü üretimin kolay kar getirmesine yol açar buluşlar değildi. Ama burjuvazi bu buluşlar arasından insanlığın hayrına yönelenleri değil ancak en çok kar getiren usülleri seçti. Bunları insan hayatına egemen kıldı. Daha sonra da teknik adamlar sermayedarın doğrudan hizmetine girdi, öyle ki Edison 1876’da New Jersey’de Menlo Park’ta “sipariş üzerine icatlar” yapmak üzere bir laboratuar kurdu. (s.154)
  • Radikalizmin bizi götüreceği yer ütopyadan başka bir yol değildir… Esasen, modern dünyanın hastalıklarından biri de zorluklara, kötülüklere ve zararlı kabul edilen her şeye karşı radikal çözümler önermek biçiminde karşımıza çıkar. (s.160)
  • Bir meseleyi kökten kavramakla, o meseleye kökten çözüm getirmek birbirinden çok farklıdır.Kavrayıştaki köktenci tutumumuz bizim şükreden, hamdeden tarafımızdır. Buna karşılık bir meseleye kökten bir çözüm önermek bir rububiyet iddiasıdır. (s.161)
  • Mesnedi uhrevi olmayan bütün ahlak çağrıları zorbalığa karşı değil, zorbalara karşı yöneltilmiştir. Sonuç olarak din dışı ahlak önerileriyle bir toplumsal muhalefet başlatmış olanlar siyasi kuvveti ele geçirdikleri zaman kolaylıkla, zalimleri deviren zalimler durumuna gelmiş olurlar. (s.163)
  • Meseleleri köklüce , derinlemesine kavramak bizi kulluğumuzun şuuruna varmada daha ileri bir merhaleye ulaştıracak. (s.160) 

           Düzenleyen :  Tarık Fatih Ardıç        

FRANTZ FANON (1925-1961)

Franz FANON

1925 - 1961


Frantz Fanon Martinik’in başkenti Fort-de-France’da 20 Temmuz 1925’te, asırlar önce buraya Afrika’dan getirilen kölelerin soyundan gelen ve Fransız asimilasyon politikalarından etkilenmiş orta sınıf bir siyahî ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Annesi küçük bir dükkan işletiyordu, babası ise gümrük müfettişiydi. Frantz’ın öğretmenlerinden birisi sol politikayla meşgul olan bağımsızlık yanlısı genç şair ve entellektüel Aime Cesaire’ydi. Ancak bu dönemde Frantz kendisini tamamıyla Fransız hissediyor ve 1943’te ‘anavatan’ Fransa’yı savunmak üzere de Gaulle’ün Hür Fransız Kuvvetleri’ne katılmakta bir beis görmüyordu. Bir Fransız vatandaşı olarak kimliğini sorgulamaya hiç lüzum görmüyordu, zira onlara ‘medeniyeti bahşeden beyaz insanlarla’ çoktan özdeşleşmişti.

Fanon 1944 yılında Martinik’ten ayrıldı ve Kuzey Afrika’da kısa bir eğitimden sonra İsviçre cephesinde savaşa katıldı. Burada yaralanan Fanon’a Fransız hükûmeti tarafından cesaret nişanı verilecektir. Kendisine nişanı veren dönemin komutanının yıllar sonra Cezayir Bağımsızlık Savaşı’nı bastırmak amacıyla görevlendirilmesi de, tarihin tuhaf bir cilvesi olsa gerektir.

Savaş bitince Frantz Fanon Martinik’e döner ve Aime Cesaire’nin seçim kampanyasında etkin bir biçimde görev alır. 1946 yılında Lyons’ta tıp okumak amacıyla tekrar Fransa’ya gelir. Bu dönem zarfında yalnızca tıpla değil edebiyat ve felsefeyle de ilgilenir. Merleau-Ponty’nin derslerine devam eder, pek çok edebiyat ve felsefe adamının kitaplarını okur, öğrenci siyasetiyle ilgilenir. Bu dönemde Tam-Tam adlı bir öğrenci dergisi çıkarır. Tıp çalışmalarının dördüncü yılında psikiyatriye yönelir. Lyons’ta o dönemde psikanaliz ve sosyal psikiyatrinin adı bile geçmez, bölüm başkanı organikçi ekolün önde gelen bir temsilcisi ve bir psikoşirürji meraklısıdır.

Fanon Siyah Deri, Beyaz Maske adlı ilk kitabını psikiyatri asistanıyken yazmış ve bu ilk kitabıyla ırkçılığı tartışmaya açmıştır. “Radyomu açtığımda, zencilerin Amerika’da linç edildiğini duyuyorum” diye yazar. “Anlaşılan birileri bize yalan söylemiş. Meğer Hitler ölmemiş!”

Frantz Fanon bu kitabını bitirme tezi olarak sunmak istediyse de, isteği bölüm başkanı tarafından geri çevrilir ve Friedrich ataksisi üzerine bir tezle 1951 yılında tıp eğitimini tamamlar. 1952’de yayınlanan bu kitap, kendi kişisel hikâyesini damıttığı, Fransa’da bizzat tecrübe ettiği ırkçılığı teşrih masasına yatırdığı, Sartre, Adler, Hegel ve Lacan’dan etkiler taşıyan bir eserdir.

Bütün Martinikli çocuklar gibi, Fanon da okulda atalarının mavi gözlü sarı saçlı Gaul’ler olduğuna inandırılarak yetiştirilmişti. Fanon Martinikli siyah ailelerin pek çoğunda görülen zenci düşmanlığının beyaz kültürel stereotiplerin içselleştirilmesiyle ortaya çıktığını yazar. Siyah adamın beyaz olma arzusunu obsesyonel nevroza benzetir ve aşağılık duygusunun olumlu bir benlik imgesini engellediğini söyler. Bu durum Aime Cesaire gibi entellektüeller 1930’larda zenciliklerini gururla savunmaya başlayana dek sürecektir. Ancak Fanon’a göre, zenciliğin kutsanması onu yaratan durumu anlamamızı sağlamamaktadır. Sartre’ın antisemitizmin kökenleri konusundaki tezlerini uyarlayarak, aşağı zenciyi üretenin sömürge ırkçısı olduğunu söyler.

Fanon’un meslekî anlamda şekillendiği yıllar, dağlık bir bölgede yer alan Saint-Alban kliniğinde geçirdiği yıllardır. Saint-Alban savaş yıllarında bir direniş merkezi olmasının ötesinde, duvarların olmadığı, kıtlık zamanında bir tek hastanın bile açlık nedeniyle hayatını yitirmediği sıradışı bir kurumdur. Bu kuruma ve Fanon’un mesleki gelişimine rengini veren, Tosquelles adında, Franco İspanyası’ndan Fransa’ya iltica etmiş bir Katalan psikiyatrdır. Tosquelles Fanon’a hastalarını dinlemeyi, toplantıları idare etmeyi, psikanalizi hasta değerlendirmelerinde kullanmayı öğretir. Saint-Alban’da yürütülen kurumsal tedavi, psikanalitik ve fenomenolojik geleneklere yaslanan, ama ilaç ve elektroşok tedavisini de kullanan eklektik bir uygulamadır.

Psikiyatri uzmanlığını aldıktan sonra, Fanon bir süre Fransa’da geçici bir görevde çalışır ve daha sonra Cezayir’in Blida şehrindeki psikiyatri hastanesine şef olarak atanır. Burada, istifa ettiği 1956 yılına dek çok hareketli bir mesleki hayatı olur: Bu kalabalık hastanede pek çok reform yapar, yanısıra araştırmalar yürütür, makaleler yayınlar. Bu esnada siyah politikada da öne çıkan bir isim olmaya başlamışsa da, temel ilgisi Cezayir bağımsızlık savaşı üzerinde yoğunlaşır. Kısa bir süre sonra Cezayir Kurtuluş Cephesi ile temasa geçer. Yaralı savaşçılar gizlice hastanede tedavi edilir. Kliniğinde hem işkence kurbanlarıyla hem de Fransız ordusunun edilgenleştirme politikasının asli bir unsuru haline gelen işkence uygulayıcılarıyla uğraşmaktadır. 1956’da yaşadıkları ve gördükleri tahammülü aşan boyutlara ulaşınca istifa eder. Fransız yerleşimcilerin Cezayir köylerine girerek rastgele insan öldürdükleri ve ‘ fare avı’ olarak isimlendirdikleri vandalizm hastaneye de girmiştir. Bazı hastane çalışanları tutuklanmış; kimisi işkenceden geçirilmiş, kimi de sonsuza dek yok edilmiştir. Çalışma arkadaşlarından bir hekim ağır bir işkenceden geçirildikten sonra ölmesi için bir domuz çiftliğine bırakılmıştır meselâ. Bakana yazdığı istifa mektubunda “Eğer psikiyatri insanın yaşadığı çevreye yabancılaşmasını azaltmaya yönelik bir teknikse” der, “Cezayir’deki Fransız politikası Arap nüfusu bütünüyle yabancılaştırmış ve onları mutlak bir depersonalizasyon içinde yaşamaya mahkum etmiştir.”

Cezayir’i iki gün içinde terketmesi istenir. Artık o kendi deyimiyle “Ne bir Martinikli, ne de bir Fransız; sadece Cezayirli”dir.

Cezayir’den sürülmesinin ardından, Tunus’a geçer ve burada ülkenin ilk gündüz hastanesini kurar. Bu arada politik etkinliğine yoğun bir biçimde devam etmektedir, Cezayir Direnişi ve el-Mücahid dergilerinin editörlüğünü yürütür. Cezayir Kurtuluş Cephesi’nin sözcülüğünü yapar. Kendisine iki kez suikast girişiminde bulunulursa da, bunları ufak yaralarla atlatır. Geçici Cezayir hükûmeti adına Afrika ülkeleriyle ilişkileri yürütür, bu esnada pek çok Afrika lideriyle tanışır. Aralık 1960’da lösemi olduğunu öğrenir. Ancak hastane çalışmalarını ve bağımsızlık hareketi yandaşları için eğitimciliği sürdürür.

1961 Nisan’ında başyapıtı ya da politik vasiyetnamesi sayılabilecek ünlü eseri Yeryüzünün Lanetlileri’ni yazmaya başlar. Bu eserde, Cezayir’deki gibi bütün seçenekler tüketildiğinde, sömürgecilere yönelik şiddetin meşrulaşacağını öne sürer. Yeryüzünün lânetlileri—kırların topraksız köylüleri ve kenar mahallelerin mülksüzleri—yeni bir insan ve yeni bir hümanizmin doğmasına izin verecek yegâne kuvvet olarak görülür.

Bu eserinde Fanon sömürgeciliğin ve işkencenin yol açtığı psikiyatrik hastalıkları ayrıntılı bir biçimde tartışır. Yeryüzünün Lânetlileri zamana ve ölüme karşı amansız bir yarışla yazılmıştır.

Bu arada sağlığı iyiden iyiye bozulmuştur. Tedavi amacıyla Rusya’ya götürülürse de, Rus doktorlar ona lösemi tedavisi konusunda daha uzman bir kuruluşa başvurmasını önerirler. ABD’de Ulusal Sağlık Enstitüsü’ne götürülür. Tedaviye hemen başlanmaz, bir hafta bir otel odasında bekletilir. Kliniğe yattığı zaman hayatından ümit kesilmiştir artık. Kasım ayının sonlarında kitabının basılı örneğini görme imkânı bulur. Hasta yatağında hâlâ kitap taslakları üzerinde çalışmaktadır. Washington’da tedavisine başlandıktan bir süre sonra, 6 Aralık 1961’de yalnız başına hayata veda eder. Ölüm haberi Paris’e ulaşır ulaşmaz, polis Yeryüzünün Lânetlileri adlı kitabını insanları baştan çıkardığı gerekçesiyle toplatır. ABD’ye gitmeden önce Cezayir toprağına gömülmeyi vasiyet etmiştir ve bu vasiyete uyularak Cezayir’de mücadele arkadaşlarının yanına defnedilir. Cezayir 1962 Temmuz’unda bağımsızlığına kavuşur.

NECİP FAZIL KISAKÜREK (1905 - 1983 )

NECİP FAZIL KISAKÜREK



26 Mayıs 1905’te İstanbul’da doğdu. 25 Mayıs 1983’te İstanbul’da yaşamını yitirdi. Çocukluğu büyükbabasının Çemberlitaş'taki konağında geçti. Bahriye Mektebi’nde, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nde öğrenim gördü. Felsefe Bölümü'ndeki öğrenimini yarıda bırakarak 1924'te Paris’e gitti. Bu kez Sarbonne Üniversitesi’nde felsefe eğitimi almaya başladı. 1925'te öğrenimini tekrar yarıda bırakıp yurda döndü. 1926-1939 arasında İstanbul'da çeşitli bankalarda çalıştı. 1939-1943 arasında Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi, Devlet Konservatuvarı, İstanbul Güzel Sanatlar Akadamesi’nde dersler verdi. Yazarlık, yayıncılık yaptı. İlk şiirleri 1922'de "Yeni Mecmua"da yayınlandı. Milli Mecmua, Hayat ve Varlık dergilerinde yayınlanan şiirleriyle tanındı. 14 Mayıs 1929- Ağustos 1936 arasında 17 sayı Ağaç dergisini yayınladı. 1943-1971 arasında "Büyük Doğu" dergisini çıkardı. Son Posta ve Yeni İstanbul gazetelerinde yazarlık yaptı. "Sabırtaşı" (1940) oyunuyla 1947 CHP Piyes Yarışması'nda birincilik kazandı. 1928'de basılan "Kaldırımlar" adlı şiir kitabı büyük ilgi gördü. Bu kitabın ardından uzun süre "Kaldırımlar Şairi" olarak anıldı. 1930’lardan sonra özgün şiirden koptu. Mistisizmi İslami değerlere bağlayan, dinsel ve toplumsal bir kavga sanatına yöneldi. "Sonsuzluk Kervanı" isimli şiir kitabını uzunca bir aradan sonra 1955'te yayınladı. Şiiri, üstün bir algılama sorunu ve mutlak gerçeği, yani Allah'ı arama yolunda sonsuz bir uğraş olarak gördü. Sağlam bir dil yapısına ve tirajik öğelere dayanan mistik eğilimli şiirlerinde çağdaş insanın bunalımlarını işledi. Türk şiirinde bir gizem rüzgarı estirdi, Fazıl Hüsnü Dağlarca ile Cahit Sıtkı Tarancı'nın da aralarında bulunduğu birçok şair üzerinde etkili oldu. Garip akımının ortaya çıkışıyla şiirden uzaklaştı. Güçlü bir yazım tekniğinin görüldüğü tiyatro oyunlarında ise daha çok korku ve kaygı psikolojisini işledi. Anı, makale, inceleme türü eserlerinde daha çok dinsel ve siyasal konuları ele aldı.

 



ESERLERİ

ŞİİR:
Örümcek Ağı (1925)
Kaldırımlar (1928)
Ben ve Ötesi (1932)
Sonsuzluk Kervanı (1955)
Çile (1962)
Şiirlerim (1969)

ÖYKÜ VE ROMAN:
Ruh Burkuntularından
Hikayeler (1965)
Aynadaki Yalan (1980)
Kafa Kağıdı (1984)

OYUNLAR:
Tohum (1935)
Bir Adam Yaratmak (1938)
Künye (1940)
Para (1942)
Namı Diğer Parmaksız Salih (1949)
Reis Bey (1964)
Abdülhamit Han (1969)

MONOGRAFİ-MAKALE-FIKRA-ANI:
Birkaç Hikaye Birkaç Tahlil (1933)
Namık Kemal (1940)
Çerçeve (1940)
Son Devrin Din Mazlumları (1969)
Hitabe (1975)
İhtilal (1975)
Yılanlı Kuyudan (1970)
Hac (1973)
Babıali (1975)
İman ve İslam Atlası (1981

ÖDÜLLERİ:

1947 CHP Piyes Yarışması birinciliği Sabırtaşı ile
1980 Kültür Bakanlığı Büyük Ödülü
1981 Türkiye Milli Kültür Vakfı Kültür Armağanı İman ve İslam Atlası ile

CEMİL MERİÇ (1917 - 1987)

cemil_meric CEMİL MERİÇ  

12 Aralık 1917de Hatay Reyhanlıda doğdu. Hatay Lisesini bitirdi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümüne girdi. Öğrenimini tamamlayamadan Hataya döndü. Bir süre ilkokul öğretmenliği ve nahiye müdürlüğü, Tercüme Kaleminde reis muavinliği yaptı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. Elazığ Lisesinde Fransızca öğretmenliği yaptı (1942-45). İstanbul Üniversitesi yabancı diller okulunda okutman olarak çalıştı (1946). 1955te gözleri görmez oldu. Fakat talebelerinin yardımıyla çalışmalarını ölümüne kadar sürdürdü. 1974 senesinde İstanbul Üniversitesinden emekli oldu. 13 Haziran 1987 günü İstanbulda vefat etti.

Cemil Meriçin ilk yazısı Hatayda Yeni Gün Gazetesinde çıktı (1928). Sonra Yirminci Asır, Yeni İnsan, Hisar, Türk Edebiyatı, Yeni Devir, Pınar, Doğuş ve Edebiyat dergilerinde yazılar yazdı. Cemil Meriç, gençlik yıllarında Fransızcadan tercümeye başladı. Hanore de Balzac ve Victor Hugodan yaptığı tercümelerle kuvvetli bir mütercim olduğunu gösterdi. Batı medeniyetinin temelini araştırdı. Dil meseleleri üzerinde önemle durdu. Dilin, bir milletin özü olduğunu savundu. Sansüre ve anarşik edebiyata şiddetle çattı.

ESERLERİ: Umrandan Uygarlığa (1974), Kırk Ambar (1983) isimli eserleriyle iki defa Türkiye Millî Kültür Vakfı ödülünü kazandı. Hint Edebiyatı, Saint Simon, İlk Sosyolog, İlk Sosyalist, Bir Dünyanın Eşiğinde, Bu Ülke, Mağaradakiler, Bir Facianın Hikayesi, Işık Doğudan Gelir ve Kültürden İrfana başlıca eserleridir.
Aldığı ödülleri: Kırk Ambar adlı eseriyle "Türkiye Millî Kültür Vakfı" ödülü, Ankara Yazarlar Birliği Derneğinin"Yılın Yazarı", Kayseri Sanatçılar Derneğince, "İnceleme", Kültürden İrfana adlı eseriyle, Türkiye Yazarlar Birliği "Yılın Fikir Eserleri" ödüllerini aldı.

Cemil Meriç:  Bu Ülke'den...
 

Kime yazıyorsun bu mektubu? Elinde hiçbir adres yok. Domuzlar kutsal kitaplarla beslenmez.

Mabetler her çağda ziyaretçisiz kalmış. Tefekkür Sina'sı metruk bir manastır. Kimin için yaratacaksın? İnsanlar ışığa, hayata, sonsuza düşman. Aydınlanmak için yan, aydınlatmak için değil.

Köleler ehramlarda yaşıyor. Istırap taş olmuş.

Rüyalarında bir Musa yaratıyordu Michelangelo ve zamanı mermere hapsediyordu. Ruhunu işliyordu maddeye: coşkunluklarını, emellerini, vecitlerini işliyordu.

Yaratmak yabancılaşmaktır. Yaratılan bir başkası. Yaratmak yok olmaktır; ya yaşayacak, ya yaratacaksın. Ebediyet, hazin bir teselli mükâfatı.

ERİCH FROMM (1900-1980)

Erich Fromm

Erich Fromm (23 Mart 1900, Frankfurt - 18 Mart, 1980), Musevi kökenli Almanya doğumlu Amerikalı ünlü bir psikanalist ve sosyologdur. Ruh bilimine Marksist - Sosyalist ve insancıl yaklaşımın en önemli temsilcilerindendir.

Hayatı

Heidelberg ve Münih Üniversiteleri'nde toplum bilim ve psikanaliz eğitimleri gördü. 1922 yılında Heidelberg Üniversitesi'nde doktora öğrenimini tamamladı. Münih'te ruh hekimliği ve ruh bilim üzerine ek incelemeler yaptıktan sonra, Berlin Psikanaliz Enstitüsü'nde eğitim gördü ve 1931 yılında mezun oldu.
Erich_Fromm_writin
30'lu yılların başlarında Almanya'da Nazi hareketinin güçlemesi nedeni ile İsviçre'nin Cenevre şehrine yerleşti. 1933 yılında Chicago Ruh çözümleme Enstitüsü'nden aldığı davet üzerine Amerika Birleşik Devletleri'ne gitti. 1934 yılında , 1938'e kadar kadrosunda bir uzman olarak görev aldığı Frankfurt Toplumsal Araştırma Enstitüsü ile birlikte New York'a taşındı. Özel çalışmalarını sürdürdü ve Columbia Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olarak çalıştı.

1946 yılında William Alonson White Ruh Hekimliği , Ruh Çözümleme ve Ruh Bilim Enstitüsü'nün kurucuları arasında yer aldı. Yale Üniversitesi , New York Üniversitesi Bennington Koleji , Michigan Eyalet Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olarak çalıştı.

1949 yılında Meksika Ulusal Özerk Üniversitesi'nden gelen bir profesörlük önerisini kabul etti ve tıp fakültesi lisansüstü bölümünde ruh çözümleme şubesini kurdu , 1965 yılında emekli olana kadar orada çalıştı.

Emeklilik yıllarını geçirdiği 1980 yılında İsviçre'de öldü.

Marxist ve sosyalist , insancıl dünya görüşünü benimseyen Fromm , batı kapitalizmi ve sovyet komünizmini reddetmiştir.

Biyofili hipotezine olan katkıları, evrimsel psikoloji konusundaki araştırmalara temel sağlamıştır.

Erich Fromm'un çalışmaları birçok dile çevrilmiştir.
Fromm’un kuramı temellerini Freud’un görüşlerinden alır.Buna karşın Fromm ; Horney,Sullivan gibi bilim adamlarıyla birlikte sosyolojik ekole dahildir.Bu ekolde Freud’un aksine toplumun insan kişiliğini şekillendirdiğine inanılır.
Freud ; insanı içgüdülerinin şekillendirdiği biyolojik bir varlık olarak görür.Bireyin toplumla olan ilişkisi; varolan içgüdülerini tatmin için topluma yönelme ve toplumdan bunları bastırması için gördüğü baskı nedeniyle onla yaşadığı çatışma şeklindedir.Bir yandan da uygarlaşmanın bedeli bu içgüdülerin yeterli derecede bastırılması,diğer adıyla nevrozlardır.
Freud’un insan doğasına bakışı karamsardır,insan doğası değişemez,hep kötü kalmaya mahkumdur.Uygarlık,kültür gibi etmenler bu gerçeği bozamaz.
Fromm ise insanın kültürel,toplumsal bir varlık olduğunu savunur,temel fizyolojik ihtiyaçları olduğunu kabul eder ama bunların doyumu yine toplum tarafından belirlenir.
Fromm insan davranışına yön veren en önemli etkenin sevgi olduğunu savunur,dolayısıyla insan doğası hakkında Freud gibi olumsuz düşünmez,hümanisttir.Fromm’un önem verdiği nokta insanın toplumla kurduğu ilişkidir çünkü birey ve toplumun karşılıklı ilişkisi bir takım değişikliklere yön verir.Bu açıdan bakıldığında ikisi arasında dinamik bir ilişkiden söz edilir(Freud’da statikti)çağdaş insanın yaşadığı sorunlar,çatışmalar tarihsel şartlar ve bunların oluşturduğu toplumsal düzenden kaynaklanır.Ama çağdaş insan bu problemleri çözebilir,bunu yapma yetisi onda mevcuttur.
Fromm aşağıdaki önermelerin geçerliliğini kabul eder:
 İnsanın doğuştan gelen temel bir tabiatı vardır
 Toplum insan tabiatının ihtiyaçlarını tatmin için yaratılmıştır.
 Şimdiye kadar yaratılmış olan sosyal düzenler insan varlığının ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde düzenlenememiştir.Ama Fromm böyle bir toplum yaratma imkanın varlığından söz eder.Bu toplumsal yapı içinde insan varlığının bütün güçlerini gerçekleştirerek yalnızlık ve umutsuzluk duygularından kurtulabilecektir.

Fromm’a göre insan doğası ; ne biyolojik olarak belirlenen ve doğuştan gelen itkilerin bir toplamı ne de kültürel yapının bir yansımasıdır.İnsan doğası,insanın tarih süreci içinde geçirdiği evrimin bir ürünüdür.Bununla beraber fizyolojik itkilerini doyurmak ve yalıtılmışlıktan,yalnızlıktan kaçma zorunluluğu gibi değişmez gerçeklere sahiptir.
Fromm asal güdüler olarak nitelendirdiği açlık,susuzluk gibi fizyolojik ihtiyaçların öz korumaya yönelik olduklarını dolayısıyla her an doyum aradıklarını belirtir. Doğuştan varolan birincil ve temel güdü yaşamı sürdürme eğilimidir.Birey yaşamını sürdürmek için çalışmak ve üretmek zorundadır.Bireyin çalıştığı,içinde bulunduğu ekonomik sistem onun için farklı yaşam tarzları belirler(köle veya patron olma durumu vb.)Böylece bir insanın kişiliği toplumun ona sunduğu imkanlar çerçevesinde şekillenir.Sahip olduğumuz bir diğer gerçek de yalnızlıktan kaçmaktır,bu amaçla dünyayla ilgilenme ihtiyacı duyarız.Fromm aksi takdirde bunun ruhsal parçalanmayla sonuçlanabileceğini ifade eder.
Yalnızlık ve hiçlik duyguları insanın normal sorunudur.İnsan evren içindeki konumuyla yüzleştiğinde varoluşunun önemsizliğini kavrar.Bireyin bu durumda yapması gereken gerçekle yüzleşerek kendisinde bulunan güçleri doğru kullanıp yaşamına anlam vermektir.
Bireyde yalıtım korkusunun bu kadar güçlü olmasının 2 sebebi vardır:
 İnsanların başkalarıyla işbirliği kurmaksızın yaşayamayacağı
 İnsanın bir yere ait olmadığı,yaşamının bir anlam,yönelime sahip olmadığı sürece bireysel önemsizliğinin altında ezilmesi.
Fromm bireyin bu duygulardan kaçabilmek için,ne kadar saçma olursa olsun bir inanç,gelenek hatta milliyetçiliğe sığınabileceğini ifade eder.

Fromm’a göre insanın toplumsal tarihi ; onun doğayla birlik durumundan çıkıp,kendini doğa ve insanlardan ayrı bir bütünlük olarak görmesiyle başlar.Bu bireyleşme süreci Rönesans’la başlar.Rönesans öncesi Orta Çağ döneminde bireysel özgürlük yoktur.İnsan kendini toplumla bir,toplumun bir parçası olarak algılar.Bu dönemin sonlarına doğru bu birlik,bütünlük duygusu zayıflamaya başlar,Artık ait olma duygusunun yerini özgürlük,bağımsızlık alır.Birey orta çağın boyunduruğundan kurtulur ama başlayan bu değişim onu yeni boyun eğmelere sürükler,elde edilen özgürlük aynı zamanda yalnızlığı,yalıtılmışlığı beraberinde getirir.
Kapitalizmin başlangıcı bu değişimin ön koşuludur.Birey artık yalnız ve kendi çabasına bağımlıdır.Orta çağdaki feodal ekonomik sistem işbirliği ilkesine dayanırken,kapitalist sistemde bireysel girişimcilik,sermaye birikimi önem kazanır,birey bu ekonomik düzene hizmet edecek bir araca dönüşür.İnsanın kaderi; sermayeyi daha çok arttırmaktır.Bunun getireceği sonuçlar ; kişisel değerlerin kaybı,benliğin zedelenmesidir.Birey toplumda,iş yaşamında artan beklentileri karşılamakta güçlük çeker,bireysel özün kaybı giderek artan mekanik davranımla,robotlaşmayla sonuçlanır.
Fromm kapitalizmin diğer bir yüzüne de vurgu yapar.Bu;insanın bireyleşme süreci içinde çevreyle olan bağlarını koparması,eleştirel bir yön kazanmasıdır.Ne var ki ; birey yalıtılmışlık duygusunu yaşamaktan kurtulamaz.
Fromm’a göre yeni dinsel öğretiler(Reform süreci içinde Luther ve Calvin’in öğretileri) Orta Çağ toplumsal sisteminin çöküşü ve kapitalizmin başlangıcı tarafından yaratılan ruhsal ihtiyaçlara bir yanıt niteliğindedir.
Fromm bireyleşme sürecinin sonuçlanmasından önce var olan ve insana güvenlik veren bağları asal bağlar olarak adlandırır.Birey bu bağlardan kurtulduğunda kendini birtakım yükümlülüklerle karşı karşıya bulur : Güvenlik bulmak ve kendini dünyada yönlendirmek.Asal bağların koparılması,bebeğin dünyaya geldiği anda göbek kordonunun kesilmesine benzetilir.
Çocuk büyüdükçe asal bağlar koparıldığı ölçüde özgürlük,bağımsızlık gelişir.Bu sürecin 2 yönü vardır:
 Çocuğun;zihinsel,çoskusal ve fiziksel olarak güç kazanması ve bu alanların bütünleşerek “ öz ”ü oluşturması
 Artan yalnızlık duygusu (Kişi birey durumuna geldikçe tehlikeli olan dış dünyanın koşullarını tek başına yüklenmek durumunda kalır-çağdaş sanayi sistemleri ve ekonomik koşullar bireyde güçsüzlük duygularına yol açar)
Birey artık anne karnının güvenilir,korunaklı ortamına geri dönemez(yani bireyleşme süreci geri çevrilemez ) O halde dış dünyada güvenlik duyguları arayışına girer.Bu arayış 2 türlü sonuçlanabilir:

 Bireyselliğin terk edilmesi ve boyun eğme.Bütün nevrotik olgularda görülen bir çözümdür,kaygıyı dindirir,panikten kaçınarak yaşamı olası kılar.
 Kendiliğinden etkinlik.Bireysel özden vazgeçmeksizin doğayla ve kendisiyle tekrar birlik olma
Yalıtılmış bireyin güvensizliğinden kaynaklanan kaçış mekanizmaları:

1. Otoritecilik : Kişinin kendi bireyselliğinden ve bağımsızlığından vazgeçerek özünü başka bir insanla kaynaştırma eğilimidir.Fromm bireyin asal bağlar yerine koyabileceği ikinci bir bağ (tali bağ ) aradığını söyler.Bu mekanizmanın belirgin biçimleri mazoşizm ve sadizm çabalarında görülür.
Mazoşist sapmalar gösteren birey duyduğu aşağılık,güçsüzlük duygularından ötürü kendi dışındaki güçlere,insanlara,teorilere belirgin bir bağımlılık gösterir.Birey kendisini dünyaya karşı yalnız hisseder ve bu olumsuz özgürlüğün yükünden kurtulmak için çeşitli güvenli yollar arar.
Sadist kişi ise aradığı güvenlik duygusunu bir başkasının üzerinde erk sahibi olmakta bulur.Fromm erk tutkusunun güçlülükte değil zayıflıktan doğduğunu söyler çünkü birey kendi başına ayakta durma yetisinden yoksundur.Sadizmin özü ; başkalarına acı çektirme değil,başka bir insan üzerindeki egemenlikten alınan hazdır
Sadizm ve mazoşizmde bireysel öz yitirilir ve başkasıyla sembiyotik bir ilişki geliştirilir.Bu duygular bireyin yalnızlıktan kaçması için bir araçtır.
Otoriter kişilik özünü,sadizm ve mazoşizm itkilerinin bütünlüğünden alır.
2. Yıkıcılık : Birey ; hayati çıkarlarına yönelik bir tehdit ve bireysel özünün engellenmesi durumlarında bireysel güçsüzlüğünden dolayı kaygı duyar.Yıkıcılığın ölçüsü yaşamın taşkınlık ve gelişme yetilerinin kısılmasıyla doğru orantılıdır.Yıkıcılık;yaşanmamış bir yaşamın sonucudur.
3. Robotsu uydumculuk : Bireyin kendi özünü terk ederek,kültürel yapının kendisine sunduğu kişilik tipine uymasıdır.Birey gerçek özünün niteliklerini yitirir,başkalarının beklentilerine uygun davranan sahte bir öz geliştirir.Amaç yine aynıdır,bilinç düzeyindeki güçsüzlük ve yalnızlık duygularından kurtulmak.
Fromm bireydeki bu robotsu uydumculuğu kültürün beslediğini söyler.Bu ; ilk eğitimle başlar. Eğitimle amaçlanan,kendiliğindenliğin devre dışı bırakılması ve bireyin özgün edimlerinin yerine sahte duygu ve düşüncelerin konmasıdır.Böylece toplumda coşkular yıldırılır çünkü coşkusallıkla dengesiz olmak aynı anlama gelir.Bu olay yaratıcılığı da engeller,birey sığlaşır ve kendi özünü yitirdiği için uydumculuk ihtiyacı artar ve güvenlik aramaya başlar.
Fromm her nevrozun çekirdeğinde özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi olduğunu söyler.Bireyin nevrotik eğilimleri bağımlılıkla özgürlük arayışı arasındaki çatışmayı çözmeye yönelik başarısız bir girişim olarak anlaşılmalıdır.
Fromm bireyin olumsuz özgürlükten kaçarak güvenlik arayışı içinde olmasının oluşturduğu tehlikeyi şu şekilde açıklar:Kişi yaşamına anlam vereceğini düşündüğü siyasal bir yapı,öğreti veya bir lideri kabul etmeye hazır olur.Robotlaşan insanın çaresizliği faşizmin siyasal amaçları için verimli bir topraktır.Otoriter rejimlerin insanlara çekici gelmesinin nedeni insanın tarih boyunca giderek artan özgürlüğünün sonucunda ortaya çıkan yalnızlaşma duygusundan kaçıştır,bir anlamda olumsuz özgürlükten kaçıştır(bir şeyden kurtularak özgür olmak)
Birey olumsuz özgürlükten,yalnızlığın getirdiği kaygılardan ve bunların sonucu olan boyun eğmeden nasıl kurtulur?
Fromm’un buna verdiği yanıt kendiliğinden etkinliktir.Özgürlük doğası gereği bir çelişkiye sahiptir : Bireyselliğin doğuşu ve yalnızlığın verdiği acı.
Olumsuz özgürlük ; bireyin doğayla olan ilişkisini güvensiz, uzak kılarken,birşeye ulaşarak özgür olma anlamına gelen olumlu özgürlük ise bireysel özün gerçekleşmesini sağlayarak insanı dünyayla yeniden birleştirir.Bu gerçek anlamını sevgi,çalışma ( üretkenlik ) ve toplumsal sürece aktif katılımda bulur.Birey bu yollarla yaşamına anlam katarak,yaşamın anlamına ilişkin gerçeği keşfeder : Yaşama ediminin kendisi
Fromm yaratıcı,üretken olmayan bireylerde ortaya çıkabilecek 4 yönelim biçimini tanımlamıştır :
 Alıcı yöneliş : Bu yönelime sahip kişiler dışarıya bağımlıdır,kendi başlarına çaba göstermektense ihtiyaçlarını başkaları yoluyla karşılarlar,bu yüzden yalnız kalmak dayanılmazdır çünkü bu durumda kaygılanır,panik yaşarlar.Her koşulda herkese evet dediklerinden bağımlılıkları gitgide artar.Freud’un oral karakteriyle paralellik gösterir.Sıkıntılarını yemek gibi faaliyetlerle giderme çabaları vardır.Egemen olan duygular güven ve iyimserliktir.
 Sömürücü yöneliş : Sürekli bir şekilde başkalarının sahip oldukları bir düşünceye,maddi objeye veya tanıdıkları insanlara göz koyma veya zorla alma,çalma eğilimi gösterirler.Bir şeyler elde edebilecekleri herkesi ve her şeyi kullanır,sömürürler.Davranışlarında düşmanlık ve başkalarını kullanma eğilimi gözlenir.Herkese sömürülecek bir obje gözüyle bakar,sömürü objesi durumundaki kişiyi sever,ondan faydalanırlar.Şüphe,alaycılık,kıskançlık duyguları egemendir.
 Biriktirici yöneliş : Diğer iki eğilimden farklı olarak bu insanlarda dış dünyaya yönelmek yerine,dış dünyadan kaçış gözlenir.Duygusallık veya maddiyat anlamında olsun her şeyi biriktirme özellikleri vardır,bu bağlamda kendilerini güven içinde hisseder,harcamayı ve dış dünyaya bir şeyler vermeyi tehdit olarak algılarlar.Geçmişe ve anılarına bağlıdır.Düşünsel anlamda biriktirdiklerini ortaya koymadığından üretken,yaratıcı olamaz.Titizlik ve düzenliliğin kendisi için anlamı dış dünyayla ilgili her şeyi yerinde tutarak egemen olmaktır.Kuşkucudur.
 Pazarlama yönelişi : Çağdaş toplum ve birey anlayışının ve değişen ekonomik yapıların bir sonucudur.Bireyin insancıl nitelikleri önemini kaybeder,önemli olan bireyin ne kadar sattığı,aldığı,piyasadaki yeridir.Dolayısıyla bireyin ilişkilerindeki derinlik yiter.Sevgi,birlik duygularının yerini doyumsuzluk,anlamsızlık,güvensizlik duyguları alır.
 Yaratıcı yöneliş : Birey yaratıcılık süreci içinde bireysel özü ve sahip olduğu güçlerini bütünleştirir,bu esnada onu denetleyen kimse olamaz,üretici yönünü ortaya çıkarması için özgür olmalıdır.
Fromm’a göre mizaç tepki biçimi ile ilgilidir,doğuştandır ve değişmez.Karakter ise özellikle ilk çocukluk yıllarındaki yaşantılar sonucu oluşmuştur.Temel yapısında insanın çevresiyle ilişkili özel yaşantıları vardır.İnsan çevresiyle ilişki kurarken ya nesneleri kendine mal eder ya da sosyalleşme süreci yaşar.Sosyalleşme sembiyotik ilişkilere,yıkıcılığa,içe çekilmeye,sevgi ilişkilerine dönüşebilir.İnsanın karakterinin çekirdeğini de dış dünyaya yönelik kurduğu bu ilişkiler oluşturur.
Çocuğun karakterinin şekillendiricisi ise anne-babadır,ailede çocuğun yetiştirilme yöntemleri bulundukları kültürün sosyal yapısı tarafından belirlenir.Çocuğun sahip olacağı bu karakter gelecekteki yükümlülüklerini isteklilik şekline dönüşmesini sağlar.Bu,toplumdaki diğer insanlar içinde geçerlidir.Böylece o toplumun üyelerinin ortak paylaşımları,sahip oldukları değerler bu topluma ait insanlar için bir temel oluşturur.Bu da sosyal karakteri şekillendirir.Fromm buna ek olarak bireysel karakterden söz eder.Bireysel karakter;bireyin doğuştan getirdiği mizaç olarak adlandırılan özellikler,yaşadığı çevre,anne-baba tutumları tarafından belirlenir.

ALİ ŞERİATİ ( 1933 - 1977) - İSLAM SOSYOLOJİSİ ÜZERİNE

 
dünyadaki sömürü çarklarını sömürenler değil,sömürülenler çevirmektedir

İSLAM SOSYOLOJİSİ ÜZERİNE(Ali ŞERİATİ)


.gerçekte şimdiye kadar pek konuşmadık,dertlerimizi dile getiremedik,bu dertlerimize bilimsel açıdan yaklaşamadık.şimdiye kadar yaptığımız bütün iş yakınmaktan,inleyip sızlamaktan başka bir sey değildi.bunların hiçbirinin işe yaramayacağı belliydi.

.dertlerimizi ne kadar az konuştuğumuz , sorunlarımızı,çürümüşlüğümüzü,çözülmüşlüğümüzü ne kadar hafife aldığımız çok iyi anlaşılmıştır.

.konuşmak ve iş yapmak;incelemek ve uygulamak her zaman iç içe olmalıdır.

.çağımız aydınlarının görevi,islamın insana bireye ve topluma hayat veren,gelecekte de insan rehberlik edecek bir düşünce olduğunun benimseyip bilmektir.

.islamı ve kuran’ı incelerken karşılaştığım gerçeklerden biri de peygamberin sünnetine özgü,bilimsel tarih ve sosyoloji teorilerinin varlığı oldu.

.tarih boyunca hicret,medeniyetin doğuşundan başlıca etken olduğu halde,tarih felsefesiyle uğraşanlar bile bu konuya gereken önemi vermemişlerdir.

.ilkel bir topluluğun, yaşadığı yurdu bırakıp bir başka yere göçmeden medenileştiğini gösteren bir örnek yoktur.

.en sonuncusundan,en eskisine kadar bildiğimiz tüm medeniyetler,hicretlerin ardından kurulmuştur.

.islam düşüncesinin gerçek değerini ancak onu diğer düşünce akımlarıyla karşılaştırınca anlayabiliriz.

.kuran,toplumun bazı kaçınılmaz kanunlara dayandığını bildirirken,insan sorumluluğunu bir kenara bırakmamıştır.

.islam acısından büyük insanlar,ilahi kuralları iyi anlayanlar ve ilahi kitap aracılığıyla anladıkları bu kurallara teslim olup bunu başarılarının sırrı haline getirenlerdir.

.gerçeği araştırırken kullanılan yöntem,felsefeden,bilimden ve yetenekli olmaktan önce gelir.

.düşünmek tıpkı yürümek gibidir.tek ayak üstünde seken,ama doğru yolda ilerleyen bir insan,bir sürü dolambaçlı dağ yollarında oyalanan yürüme şampiyonundan daha önce hedefe ulaşacaktır.

.ali şeraiti islama getirdiği farklı açılımlarla ezberlerden sıyrılmayı başarabilmiş nadir islami yazarlardandır.görüşlerinde yanlışlara rastlanılabilir ama müslümanların ali şeraitiden öğrenecekleri çok şey var.“islam sosyolojisi üzerine” adlı kitabında da gene çok ilginç tespitleriyle islam düşüncemizi zenginleştirecek açılımlar getirmiştir.alın okuyun bence…

.özellikle kitabın son kısımda habil ve kabil kıssası üzerine yazarın yaptığı yorumlar oldukça dikkatimizi çekmiştir.yazar kuranda geçen bu kıssayı(habil ve kabil isimleri geçmemektedir.sadece kıssa geçmektedir.tekvinde geçtiği söylenir isimlerinin.)kendince yorumlamış ve buradan hareketle habil ve kabilin temsil ettiği değerler üzerine yorumlarda bulunmuştur. kuranda bu konu üzerinde çok ayrıntı verilmediğini biliyoruz ve bu kıssadan nasıl üretim biçimleriyle ilgili sonuçlar çıkarılabildiğini pek anlayamıyoruz(zorlanırsa bir çok ayetten bir çok sonuç çıkarılabilir elbette ama yorumun sahihliği ve kurana uygunluğuna dikkat edilmelidir).şeriati tefsirde israliyata* kaçmıştır biraz bu açıklamalarda.eğer gerekli görülse ayrıntılar kuranda Allah tarafından verilirdi diyoruz ve kurandaki herhangi bir kıssa için başka kitaplara başvurup akılların karıştırılmasına ve ihtilafların çıkmasına karşı olduğumuzu söylemek istiyoruz.çok tehlikeli sonuçlar verebilecek ve ümmet üzerinde olumsuz etkiler bırakabilecek gereksiz bir açılım yapıldığına inanyoruz kitabın bu kısmında ki kitabın 1980 şubat çıkışlı ilk türkçe baskısının ardından da türkiyede de okurlar tarafından hoş karşılanmamıştır bu ifadeler.hatta ikinci baskısında kitabın o kısmına bu konuda bir ek yazı konulmuştur yayınevince.tefsirde israliyat konusuna dönersek diğer kitaplardan elbette ki yararlanılabilir ama bunlar asla bir fikre daha doğrusu savunulan ve doğruluğunu ispat için sayfalarca yazı yazılan konulara kaynaklık etmemelidir.diğer kitaplardan inanç konularından değil ancak kültürel olarak faydalanılması daha doğru bize göre. ayrıca ali şeriati hakkında bazı yerlerde rastladığımız marksist olduğu yönündeki beyanları da sadece yazı sahiplerinin şeriatiyi tanımamalarına,okumamalarına ve ne islamı ne marksizm bilmelerine bağlıyoruz.çünkü ali şeriati bir müslümandır ve bir müslümanında marksizmi benimsemesi onu müslümanlıkla bağlarını koparmasıyla gerçekleşebilir.hem marksist hem müslüman olunabileceğine inanmak cahilliktir.ali şeraitinin marksizm ve diğer batı düşünceleri,(h.z)Muhammed(s.a.v) kimdir,islam sosyolojisi üzerine isimli kitaplarını okumak bu fikrin doğruluğunu anlamak için yeterlidir.

.tefsirde israliyat:kuran tefsirlerini yazarken eski kutsal kitaplarda da geçen ortak olaylar hakkında diğer kitaplardan yararlanmak denebilir kısaca;tahrif edilen kitaplara dayanarak bu kadar iddiali söylemlerde bulunmak gayet tehlikelidir[şeriati görüşünün yanlış olabileceğini de ekler yazdıklarının arasına ama gene de iddiasına inandığı ve savunduğu açıkca görülmektedir.]

.şeriatinin bu kitaptaki çok güzel tespitlerin farkında olarak diyebiliriz ki incelenmesi ama şüpheyle ve her cümlesine dikkat edilerek incelenmesi gereken bir kitap.eğer kitaptaki yanlış yerleri ayıramazsak yanlış sonuçlar çıkarabilmemiz ihtimal dahilindedir.ve elbette ki yanlış sonuçları bir müslüman olarak kabul etmemiz söz konusu olamaz.  ( kaynak: silah ve kalem )

hayatı

13 Kasım 1933'de Horasan Eyaletine bağlı Sabzivar'ın Mezinan Köyünde dünyaya geldi. 1950'de Meşhed'deki Öğretmen Kolejine girdi. 1952'de Meşhed'in yakınlarındaki Ahmedabad Köyünde öğretmenliğe başladı. 1955 yılında Mekteb-i Vasıta'yı kaleme aldı. Ayrıca Ebu Zer-i Gıffari'i isimli kitabı Farsçaya tercüme etti. 1965 yılında Meşhed Üniversitesine girdi. "Ulusal Direniş Hareket"ine üye olduğundan babası ve diğer üyelerle birlikte tutuklandı. 6 ay tutuklu kaldı. 1959'da Alexis Carrel'den Dua'yı tercüme etti ve Üniversiteden başarı ile mezun oldu.
oto_aseriat
1960'da Fransa'ya Sosyoloji ve Dinler Tarihi üzerine doktorasını tamamlamak için gitti. O sıralarda Cezayir, Bağımsızlığı için savaşmaktaydı ve Ali Şeriati bu harekete aktif olarak katıldı. Bu faaliyetlerinden dolayı Paris'te tutuklandı. Bu arada bir çok makale, konuşma ve çevirisi değişik dergilerde yayınlandı. Sosyoloji ve Dinler Tarihi üzerinde ki doktorasını tamamlayarak 1962 yılında İran'a döndü ve sınırda tutuklandı. Aylarca hapiste kaldı. Hapislik sonrası öğretmenlik ve Meşhed Üniversitesinde asistanlık yaptı. Meşhed, Hüseyinye-i İrşad, Tahran Üniversitesi ile diğer merkezlerde konferanslar vermeye başladı. Hüseyiniye-i İrşad 1973 Eylül'ünde kapatıldıktan sonra SAVAK(İran Gizli Servisi) Şeriati'yi aramaya başladı. Kendisini Bulamayınca babasını tutukladı. Bir yıl kadar babası tutuklu kaldı. 1975-77 arası SAVAK'ın takibinden sürekli kaçıp, başkalarının evinde kalarak çalışmalarına devam edip sabahlara kadar süren konferanslar verdi.

16 Mayıs 1977'de Avrupa'ya Hicret etti. 30 gün sonra İngiliz İstihbaratının da yardımı ile SAVAK tarafından Şehid edildi. 27 Haziran 1977'de Şam'daki Hz. Zeyneb'in Türbesinin yanına defnedildi, Allah rahmet etsin.

Türkçe'ye Çevrilen Eserlerinden Bazıları:
Bir ömür boyu hiç durup dinlenmeden Allah yolunda çalımış ve sonunda çalışmalarının semeresini Şehid olarak alan Ali Şeria'ti bir çok da eser yayınlamıştır. Bunlardan bazıları: Medeniyet ve Modernizm
Medeniyet Tarihi I-II
Yarının Tarihine Bakış
Muhammed Kimdir
Muhammed'i tanıyalım
Sanat
Siret
Şehadet
Dua (Alexis Carrel ile birlikte)
Ne Yapmalı,
Kevir
Ümmet ve imamet
ve cevap veriyorum
Yarının tarihine bakış
İki Sure İki Yorum,
İnsan
İnsan olmak
İnsanın dört zindanı
İslam bilim I-II
İslam Ekonomisi
İslam sosyolojisi
Kur'ana Giriş,
Ali şiası safevi şiası
Hacc
Anne baba biz suçluyuz
Aydınlara umut çağrısı
Ayet yorumları
Bir önünde sonsuz sayıda sıfırlar
Dine karşı din
Dinleri tanımak
Ebu zer sosyal adaletçi ve devrimci
Fatıma Fatımadır
Yalnızlık sözleri I-II
Her hicret bir inkilaptır.
Hubut, yeryüzüne iniş
İdeallerin yenilgisi
Kültür ve İdeoloji
Marksizm ve diğer batı düşünceleri

gibi bir çok eserleri Türkçeye çevrilmiştir...

                 

 “Benim hamurumu felsefe, hikmet  ve irfanla yoğurmuşlar. Hikmet, bende sonradan kazanılmış veya hafızada birikmiş bir ilim değildir. Bilakis özümdedir. O benim sıfatımdır. Ağırlık, iç güdüler ve vücut ısısı gibi sıfat ve niteliklere sahip olduğum gibi, hikmete ve felsefeye sahip bir varlığım da ben. Felsefe, binamın harcında, ruhumun özünde, derinliklerindedir. Hatta dostlarımdan birinin şakayla dediği gibi; kıyafetim, bedenim, davranışlarım, sözlerim ve sessizliğimde…”     ALİ ŞERİATİ

ZYGMUNT BAUMAN - BİREYSELLEŞMİŞ TOPLUM

                  

                  ZYGMUNT BAUMAN – BİREYSELLEŞMİŞ TOPLUM 

                       AYRINTI YAYINLARI - 2005

                  ·        Toplum, onaylama ve paylaşmanın öteki adıdır. (s.10)

·        Deli, paylaşılmamış anlamlara verilen addır. (s.10)

·        Aristoteles’e göre, bir polis’in dışında kalan tek başına bir varlık ancak bir melek ya da canavar olabilirdi. (s.10-11)

·        Kullanımın olduğu yerde daima bir kötüye kullanım ihtimali vardır. (s.12)

·        Her kültür, hayat anlamlarının icadı ve çoğalmasıyla ve her düzen, aşkınlık dürtüsünü manipüle ederek yaşar. (s.13)

·        Bir yanda, kendinizden sorumlu olursunuz, ama öte yanda, hiçbir şekilde kavrayamadığınız koşullara bağımlı olursunuz; bu koşullar altında, kişinin nasıl yaşadığı, sistemsel çelişkilerin biyografik çözümü haline gelir. (s.14)

·        W. I. Thomas’ın dediği gibi, insanların doğru olduğunu farz ettikleri bir şey, sonuç olarak doğru olma eğilimi taşır. ( s.16)

·        I. yüzyılda Roma’nın, XI.yüzyılda Çin’in, XVII. Yüzyılda Hindistan’ın zenginleri sanayi devriminin esiğindeki Avrupa’nın zenginlerinden çok farklı değildi. (s.28)

·        Henry Ford “tarih saçmadır” ve “gelenek istemiyoruz” sözleriyle ünlüdür. “Bizler” diyordu, “bugünü yaşamak istiyoruz. Dikkate alınacak yegane tarih, bugün yapmakta olduğumuz tarihtir.” (s.32)

·        Rutine karşı çıkılır ve olduğu gibi kabul etmek şöyle dursun, güvenilir olarak görülemeyecek kadar sık ihlal edilirse, bir “kültürel krizden söz ederiz. (s.46)

·        Manevra alanım genişledikçe iktidarım da genişler. Sahip olduğum seçme özgürlüğüm azaldıkça, iktidar mücadelesindeki gücüm zayıflar. (s.47)

·        Düzene ilişkin anlayışlar aynı toplumsal ortam içinde kesin biçimde farklılık gösterirler. İktidardaki insanlar için “düzen” olan şey, onların yönettikleri insanlara tekin olamayan bir kaos gibi görünür. (s.47)

·        İktidar dünyası veri alındığında, düzen inşası çatışma getiren bir süreç olmak durumundadır. (s.48)

·        Paul Virilo, “coğrafyanın sonu”nu ilan ederken, bunun hiçbir önem taşımadığını öne sürmüştür. (s.51)

·        Görünüşte “yerel” olan olayların yorumu bile genellikle aynı ülkeler arası kaynaklardan sağlanma eğilimindedir. (s.52)

·        Hareketsizlik derecesi, günümüzde toplumsal yoksunluğun başlıca ölçüsü ve özgürlükten yoksunluğun temel boyutudur. (s.53)

·        Gücü yetenler yalnızca zaman içinde yaşarlar. Gücü yetmeyenler uzamda yaşarlar. Birinci grup için uzam önemli değildir. İkinci gruptakiler ise uzamı önemli kılmak için büyük bir gayretle mücadele ederler. (s.55)

·        Zorlayıcı ve bu nedenle insan özgürlüğünü kısıtlayıcı olduğu için düzen “bastırılan ihtiyaçlar”ın isyanıyla sürekli hırpalanır. (s.57)

·        Çağdaş erkek ve kadınların sıkıntılarına katlanamadıkları bir idealin değil, ideallerin yoksunluğunun bunaltıcı baskısıdır: Sorunsuz bir hayat için kesin reçetelerin, sağlam biçimde sabitlenmiş sürekli yönelim noktalarının ve hayat yolculuğunun kestirilebilir bir hedefin yokluğu. (s.59)

·        Engelleyici ve sinsi kısıtlamaların ve sınırların yokluğuna genellikle özgürlük deriz. Çoğumuz, yani geç modern ya da post modern dünyanın sakinleri, bu anlamda atalarımız kadar özgür olmayı ancak rüyada görebilir.( s.60)

·         Bugünlerde kaderin bireylere getirdiği en ortak dertlerin bir araya toplanma özelliğinden yoksun oluşlarıdır. Bunlar “ortak dava” içinde özetlenemezler… Acı çeken ötekilerin yoldaşlığının  sağlayabileceği yegane avantaj, her bir kişiye dertlerle tek başına savaşmanın diğer herkesin da  her gün yaptığı şey olduğunu bir kez daha göstermektir. (s.65)

·        Birey yurttaşın en kötü düşmanıdır, diyordu Tocqeuville. Birey, “ortak çıkar”, “iyi toplum” ya da “ adil toplum” konusunda kayıtsız, kuşkucu ya da ihtiyatlı olma eğilimi gösterir. (s.65)

·        Mesaj basittir: Herkes potansiyel olarak gereksiz ya da değiştirilebilirdir; dolayısıyla herkes saldırıya açıktır ve her toplumsal konum şimdiki halde ne kadar yüksek ve güçlü görünürse görünsün, daha uzun dönemde güvenilmezdir; ayrıcalıklar bile kırılgandır ve tehdit altındadır. (s.69)

·        İktidar giderek küresel ve ülkeler üstü bir hal alırken, bütün yerleşik siyasal kurumlar bölgesel kalmakta ve bölgesel düzeyin üzerine çıkmayı zor hatta imkansız görmektedir… Sorunlarla başa çıkmak için gerekli insan yeteneği geliştikçe, her yeni hamlenin beraberinde getirdiği ya da getirebileceği riskler ve yeni tehlikeler de artmaktadır.  (s.71)

·        İnsanlar kendi hayat koşullarını kabul ettikleri zaman, zorunlu ve kaçınılmaz gördükleri şeye teslim olurlarsa, toplum özerk olmaktan, yani kendini tanımlamaktan ve kendini yönetmekten çıkar. (s.72)

·        Demokratik bir toplum en iyi şekilde o toplumun yeterince demokratik olmadığına dair sürekli eleştirinin varlığıyla tanınır. (s.73)

·        Modern tarihin büyük bölümünde demokrasiye yönelik asıl tehlike, “kolektif olarak güvenliğin temini”nden sorumlu kurumların denetim güçlerinin insan özgürlüğüne getirdiği kısıtlamalarda gözlemlendi. (s.73)

·        Dünya kaya gibi sağlamdır ve alışkanlık, rutin eylemler sürdükçe hiçbir kuşku uyandırmaz. Duraksamaya başladığımız zaman, rutin eylemler başarısızlığa uğradığı ve artık alışkanlıkların rehberliğine güven duymadığımız zaman dünyayı belirsiz olarak algılarız…  Ne kadar az yapabilir ve ne kadar az isteyebilirsem  ( yani seçimlerim ne kadar sınırlanırsa) “hayatın olguları” o kadar apaçık olur. (s.77)

·         Erken modernite, yayımlanan, okunan ve tartışılan ütopyacı literatürün bolluğuyla ünlüdür. ( s.84)

·        Modern ruhun ütopyacı öncülerinin inşa etmeyi arzuladıkları ve zorladıkları kentler “kendi geçmişlerinden hiçbir iz taşımıyorlardı”; onlar, “tarihin her türlü izine karşı şiddetli yasaklama”yı ifade ettiler. (s.85)

·        Modernite bir yaratıcı yıkım, sürekli bir sökme ve yıkma çağıydı; “mutlak başlangıç” art arda gelen durumların anında eskimesinin ve böylece dünün tarihinden sonu gelmeyen kurtulma girişimlerinin öteki yüzüydü. (s.86)

·        Nüfusun çoğunluğu çağdaş topluma üretici değil tüketici rolüyle eklemlenir; bu tarz bir eklemlenme ancak istekler hali hazırda tatmin edilme düzeylerini aştığı sürece hızlanabilir. (s.89)

·        Bir köprünün taşıma kapasitesi en zayıf ayağının gücüyle ölçülür. Bir toplumun insan kapasitesinin, en zayıf üyelerinin hayat kalitesiyle ölçülmesi gerekir. Ve ahlakın özü, insanların, başkalarının insanlığı için üstlendiği sorumluluk olduğu için, bu, toplumun etik standartlarının da ölçüsüdür. (s.102)

·        Longstrup şu sonuca varır: “mutlak kesinlik mutlak sonsuzlukla aynıdır.” “ Hiç kimse önceden verilen direktifleri uygulamaya ve gerçekleştirmeye özen gösteren kişiden daha düşüncesiz değildir.” (s.104)

·        En tepedeki 358 “küresel milyarder”in bugünkü serveti en yoksul 2.3 milyar insanın ( dünya nüfusunun % 45’i ) toplam servetine eşittir. ( s.109)

·        David Bennett’in yakından gözlemlediği gibi,“yaşadığımız maddi ve toplumsal dünyalara ilişkin radikal belirsizlik ve bu dün yaların içindeki siyasal eylemlilik tarzlarımız… imaj endüstrisinin bize sunduğu şeydir.” ( s.110)

·        “İnsanlık”, hasım ve kavgacı kabileler üzerinde hiçbir varoluşsal ayrıcalıktan yararlanamaz. (s.119)

·        “İnsan hakkı” yasamanın ürünü değil, tam tersidir; “zora, ilan edilmiş yasalara, siyasal söylemlere ve “elde edilmiş” bütün haklara sınır koyan şeydir. (s.120)

·        “Yabancı”nın tehdit edici/korkutucu potansiyeli, özgürlükler azaldığı oranda artar. (s.121)

·        Cornelius Castoriadis’in deyişiyle, içinde yaşadığımız toplumda yanlış olan, toplumun kendisini sorgulamayı bırakmış olmasıdır. (s. 125)

·        XXI. yüzyıla giren toplum XX. Yüzyıla giren toplumdan daha az “modern” değildir; sadece farklı bir tarzda modern olduğu söylenebilir. (s.130)

·        İş dünyasının yeni sözcüsü Peter Druker’in ünlü sözleriyle “artık toplum tarafından kurtarılma yok”tur. (s.132)

·        Artık hepimiz bireyleriz; seçtiğimiz için değil, mecburen olduğumuz için. Bizler, de fakto (fiilen) bireyler olup olmadığımıza bakılmaksızın, de jure (kanunen)bireyleriz… Birey olmak, kişinin sefaletinden ötürü kimsenin suçlanmaması, kişinin kendi yenilgi sebeplerini kendi üşengeçliği ve tembelliği dışında hiçbir yerde aramaması, giderek daha zorlu denemelere girişmekten başka bir çare bulamaması anlamına gelir. (s.133)

·        Henry Ford, başkalarının itiraf etmeden  önce iki kez düşündükleri şeyi yüksek sesle ve açıkça söylemesiyle ünlüydü. İlerleme? Onu “tarihin eseri” olarak düşünmeyiniz.O bizim eserimiz, şimdiki zamanda yaşayan bizim eserimizdir. Dikkate değer yegane tarih, yapılmış olan değil yapılmakta olan ve yapılması gerekli olan tarihtir: Yani gelecektir. (s.138)

·        Margaret Mead’ın ifadesiyle “Bir toplumun toplumsal yapısı ve öğrenimin yapılanma tarzı, öğrenmenin fiili içeriğinin  çok ötesinde, bireylerin düşünmeyi nasıl öğreneceklerini ve öğrendiklerini nasıl depolayacaklarını, beceri ve paylaşılmasını belirler.” (s.153)

·        Halihazırdaki eğitim krizi öncelikle, miras alınmış kurumların ve felsefelerin krizidir… Avrupa üniversitelerinin kökleri ortaçağa kadar uzanıyor olsa da, Üniversite ve onun toplum içinde oynadığı role ilişkin şimdiki düşüncemiz modern bir icattır. (s.159)

·         “En büyük etki ve ani eskime”, der George Steiner, medya üretiminin en etkili tekniği haline gelmiştir… Şöhret bir kez itibara egemen olduğunda üniversite öğretim üyeleri kendilerini sporcular, popstarlar, piyango talihlileri, teröristler, banka soyguncuları ve seri katillerle rekabet halinde bulurlar ve rekabette pek az kazanma şansları vardır ya da hiç yoktur.  (s.165-166)

·        Michael Foucault’nun görkemli ifadesiyle, bilimsel söylemin gelişmesi ile her şeye nüfuz eden gözetim ve denetimin sıkılaştırılması arasında yakın bir bağlantı vardır. Teknobilim, aydınlanmayı gerçekleştirdiği için övünmekten ziyade, kısıtlama ve bağımlılığın yeni inceltilmiş versiyonunun sorumlusu olmakla suçlanmaktadır. (s.166)

·        Marx ve Engels, insanların yaratıcı güçlerini yüzyıllarca baskı altında tutan” katılıkları buharlaştırdıkları ve kutsal olanı dünyevileştirdikleri” için kapitalistleri, burjuva devrimcilerini övdüler. (s.176)

·        Özetlemek gerekirse,”bireyselleşme” insan” kimliği”nin bir “veri”den “görev”e dönüştürülmesinden ve aktörlere bu yeni görevi yerine getirmenin ve bunun yaratacağı sonuçların sorumluluğunun üstlenilmesinden ibarettir. (s.178)

·        Modernite, toplumsal durumun belirleniminin yerine zorlayıcı ve zorunlu özbelirlenimi koyar. (s.179)

·        Cristopher Lasch’ın ünlü gözlemindeki gibi, bugünlerde aranan “kimlikler”,“giysi değiştirir gibi benimsenebilen ve çıkartılıp atılabilen” kimliklerdir. (s.183)

·        Bağımlılıklarımız artık gerçekten küreseldir; ama eylemlerimiz, daha önceleri oldukları kadar yereldirler. (s.185)

·        Cristopher Lasch’ın ifadesiyle : Hayatlarını önemli ölçüde iyileştirme umudu taşımayan insanlar, önemli olanın, kendi duygularını tanıyarak, sağlıklı beslenerek, bale ya da göbek dansı dersleri alarak, Doğu’nun bilgeliğini benimseyerek , jogging yaparak, “ilişki kurmayı” öğrenerek , “haz korkusu”nun üstesinden gelerek sağlanan fiziksel özgelişim olduğuna kendilerini inandırmışlardır. Kendi başına zararsız olan, bir program halinde uygulanan bu uğraşılar, siyasetten geri çekiliş anlamına gelir. (s.186)

·        Erkekler ve kadınlar dünyayı atılabilir, tek kullanımlık nesnelerle dolu bir konteyner gibi algılayacak şekilde eğitilirler. Bu durum bütün dünya için geçerlidir… Bağlılıklar ve ortaklıklar, üretilecek değil tüketilecek şeyler olarak görülür; onlar, bütün diğer tüketim nesneleri gibi aynı değerlendirme ölçütüne tabidirler. (s.194)

·        Blaise Pascal’ın ünlü sözleriyle “kalbin kendi aklı vardır.” (s.201)

·        Aşk ötekiyle dayanışmayı gerektirir. (s.206)

·        Levinas’ın ifadesiyle “etik ontolojiden önce gelir.é (s.208)

·        “Öldürmeyeceksin.” Bu emir ahlakın yapısının tamamının zemini olmasına yeter, çünkü öteki’nin sürekli beraberliğine, birlikte yaşamaya, beraberinde getirdiği bütün bilinmeyen sonuçlarla birlikte razı olmayı gerektirir. O, hayatlarımızı paylaşmayı, etkileşmeyi ve konuşmayı emreder. (s.209)  

·        Kesinlik sorumsuzluk üretir. (s.210)

·        Modern toplumumuzda bu otoritelerin tek bir ortak noktası vardır: Hepsi açıkça ve zımni olarak, akıl adına konuşmakta olduklarını iddia ederler. Onlar bir şeyin yapılması gerektiğini söyledikleri zaman, bu sadece “yapılmalıdır” anlamına gelmez, “akla uygundur” anlamına da gelir. Her kim itaatsizlik gösterirse, o sadece yasayı çiğneyen ya da kuralı ihlal eden kişi değil, aynı zamanda akıl dışı bir kişidir; sanıkların karşı karşıya kaldıkları hasım, “ akıl ve mantık”tan başkası değildir (s.212-213). 

·        Ahlak Levinas’ın ifadesiyle “başkası için var olma”dır. (s.216)

·         Bugünün güç sahiplerinin bizlere modern öncesi toprak beylerini hatırlatması gibi, eğitimli, görgülü ve kültürel olarak yaratıcı elitler de ortaçağ Avrupa’sının benzer biçimde ülkeler üstü, Latince konuşan ve yazan skolastik elitleriyle çarpıcı bir benzerlik göstermektedir…Hem “entelektüeller” hem de “halk”, bilgi ile iktidar arasındaki bağlantı fikrinin yanı sıra, modern icatlardır. (s.233)

                  ·        Ulus devlet, mega şirketler için basit bir güvenlik şirketi haline gelir... Dünyanın yeni efendilerinin yönetmeye ihtiyaçları yoktur.                          Ulusal hükümetler işleri onların adına yönetme görevi üstlenmiştir.(s.234)

·        Etiketler olmasaydı, teröristler ile onların kurbanları sık sık birbirine karıştırılabilirdi. (s.252)

·         Uygar hayatın özelliği olarak sunulan “şiddetten arınmışlık”, baskının yokluğu anlamına gelmez; yetkilendirilmemiş baskının yokluğu anlamına gelir sadece. Bunlar şiddete karşı savaşın neden kazanılamaz olduğunu gösteren başlıca sebeplerdir ve “şiddetten arınmış” bir toplusal düzen neredeyse kendisiyle çelişen bir terimdir. (s.255)

·        Zamanımızda uygar düzenin bir zaferi olarak kaydedilen şey, bir süre sonr tüyler ürpertici bir şiddet tarihi olarak yeniden yazılma eğilimi göstermektedir. ( s.256)

·        Tarihe ulus-devletlerin kendi tebaları üzerinde sürdürdükleri şiddet çağı olarak geçmesi muhtemel bir yüzyıl sona ermiştir. (s.266) 

     

     Düzenleyen : Tarık Fatih Ardıç      

    

     Zygmunt Bauman İle Bir Söyleşi

      Kaynak:Doğu-Batı Dergisi 19.sayı (Mayıs-Temmuz 2002)Yeni Dusunce Hareketleri Modernite Postmodernite ve Etik- Zygmunt Bauman.

150px-Zygmunt_Bauman_by_Kubik
Cantell& Pedersen: Modern ile postmodern arasındaki ilişkiye dair, sizin temel düşünceleriniz nelerdir?

Bauman: Şunu söylemeliyim ki bugün, postmodernite kendi için (für sich) modernitedir. Bu modernite, kendi yanlış bilincinin ötesine geçen ve başından bu yana aslında yaptığı şeyin -ki bu belirsizlik ve çoğulculuk üretimidir- ne olduğunu anlayan, rasyonel düzen ve mutlak hakikat gibi, en başta belirlenmiş amaçlara asla ulaşılamayacağı gerçeğiyle kendisini uzlaştırır. Bazı sosyal bilimciler, "geç modernite" hakkında konuşmamız gerektiğini öne sürmekte. Ancak ben, daha fazla entelektüel cesaret sağlayan ve de sizin, modern zamanlara özgü belirli söylemlerce sınırlandırılmanıza izin vermeyen, postmodernite terimini tercih ederim. Böylece siz kendinizi bir yana bırakıp neler olup bitiğine dışarıdan bakmaya ve yeni konseptler, yeni ifadeler ve yeni modellerle ortaya çıkmaya çalışabilirsiniz.

Açıkçası, postmodern teori adı altında yazılan her saçmalığı kabul etme zorunluluğu olmaksızın, geç modernitedense, postmodernite hakkında konuşmak daha sağlıklı bir karardır. Aksi takdirde bu terminolojik tartışmada zaten pek de bir şey bulamayız, çünkü postmodern kavramının bizzat kendisi, moderniteye bağlı olduğumuz gerçeğinin bir itirafıdır. Belirli bir toplum türüne işaret etmesi dışında, o "post" hiçbir şeydir.


- Postmodernite tartışması neden önemlidir?


Bauman: Çünkü bu tartışma, modernitenin gelişiminde bir öz-bilinç düzeyidir; ne yaptığımız konusunda fazlasıyla eminiz. Bu yüzden, belirsizlik ve olasılığın hep burada, bizimle kalacağını biliyoruz. O zaman bize düşen, onlarla nasıl yaşanacağını öğrenmektir.


-Postmodern durumu kavramak için toplum, normatif grup (sınıf/ topluluk) ve toplumsallaşma gibi klasik sosyolojik kategorileri bırakıp; bunları toplumsallık, habitat, öz-oluşum(self-cohstitution) ve ö'z-toplanım (self-assembly) kategorileri ile kontrol edip değiştirmeyi öneriyorsunuz. Neden?


Bauman: Ne yaptığımızı idrak edersek, olasılık ve belirsizliğin her zaman bizimle olacağını bilirsek, ancak ondan sonra toplumsal sistem ve toplum hakkında konuşmayı kesip; toplumsallık,: habitat ve öz-bilinç gibi süreçler hakkında konuşmaya başlayabiliriz. Bu kategorilerdeki amaç, çağdaş yaşamın zamansal ve mekânsal akışını yakalamaktır. Onlar anlamlarını, hayâtın
bir "bilardo topû"na benzediği düşüncesi etrafında düzenlenmiş olan, "yapı","sistem", "belirleyiciler", "sınırlamalar" gibi Ortodoks kelimelere olan zıtlıklarından alırlar. Günümüzde, her zamankinden az olan "belirlidir" ve hatta az, "sonsuzdur" {Today, less is than ever before is "given" and even less is"forever").
Aidiyet "toplulukları", kurulur ve dağıtılır ve öz-oluşturma faaliyeti neredeyse bu süreçle eş anlamlıdır. Bizler ilişkilere gireriz ve ilişkiye girerek onları yaratırız; ilişkileri koparırız ve ilişkiyi kopararak onları dağıtırız. İlgilerin, dikkatlerin, etkileşim ve/veya tanınma alanlarının yön değiştirmesi.... Uzun bir süre böyle yaşadık; çok yalanlarda bir yerde, düzenli, şeffaf bir dünya olduğuna ve bir "tarihin sonu"na inandık. Bir kez, rasyonel olarak düzenlenmiş mükemmel bir dünyaya ulaştığımızda, her şey durulmaya başlayacaktı. Manc'dan Weber ve Durkeim'e kadar -onların, gözle görülür bazı gerçeklikler tarafından yaratılan düzensiz ve kaotik dünyayı değiştirmek için oluşturduğu politik ideolojilerinin yanı sıra- her yerde benzer perspektifler görebilirsiniz. Dünyayı bir sistem olarak sunma yönündeki son büyük girişim» Talcott Parsons' un teorisiydi.


-Postmodern topluluk biçimlerinin temel karakteristik özellikleri nelerdir?


Bauman: Çok kısa bir cevap vermek gerekirse, bu tür toplulukların en karakteristik özellikleri akıcılık, akışkanlık ve değişebilirliktir. Modernite ve Belirsizlik ile Postmodernitenin Yansımaları 'nda da belirttiğim gibi, postmodern topluluklar, üyelerinin tercihlerini belirleyen ve onlardan önce gelen Ferdinand Tonnies'ın Gemeinschaft'mdan çok, Immanuel Kant'ın estetik topluluklarına benzemektedirler. Onların, üyelerinin vaatleri dışında dayanacaktan bir dayanak noktası yoktur ve bu yüzden topluluklar, üyelerinin ilgileri canlı tutulduğu ve duygusal vaatler güçlü olduğu müddetçe yaşayabilirler. Aksi durumda, tarihe karışırlar.


- Postmodern, sık sık estetikle ilişkilendirilir. Sözgelimi Featherstone, gündelik hayatın estetize olması hakkında konuşur; yine Harvey, postmoderni estetiğin etik üzerindeki hegemonyası olarak görür. Estetikten de söz etmekle beraber siz, dikkatinizi daha çok etik üzerinde yoğunlaştırı-yorsunuz. Postmodernite, ahlâkın, gerçekten ait olduğu yerde, -sözgelimi eyleyenlerimle birlikte- daha çok bulunduğu bir zamandır. Siz bu durumu, estetiğin vurgulandığı postmodernite teorilerine bir karşı duruş olarak görüyor musunuz?


Bauman: Ben, postmodernitenin etik yanının vurgulanması taraftarıyım ve estetize olma (aesthetization) hakkında yazan insanlara katılıyorum. Demin söylemeye çalıştığım gibi postmodern topluluklar, estetik toplulukları hatırlatıyor. Ama etik konular postmodernite için daha merkezi bir öneme sahiptir, çünkü insani ilişkilerin etiksel düzenlenmesini ele almanın modern şekli, bir sona doğru yaklaşıyor. Bu modern biçim iki yönlüydü: İlk olarak o, kilise veya devlet gibi örgütler ve kurumlar aracılığıyla, ahlâkî sorumluluğu bireylerden devralma çabasıydı; ikinci olarak da bu modern biçim, benim "adiaphorization" dediğim şeydi. Aidophoric, imani bakış açısıyla ilgisi olmayan demekti ve de kilisenin onlara dair bir duruşu yoktu. Yani bu sorular ne iyi ne de kötüydü. Ben "aidophorization"u bir alegori (benzetme amaçlı) olarak kullanıyorum: Günümüzde olan şey, ahlâk açısından aidophoric olarak gösterilen bir takım önemli insan davranışlarıdır- onların ahlâkî bir bakış açısıyla ilgileri yoktur. Örgütler tarafından düzenlenen çoğu faaliyet aidophorizatiıon ile karşı, karşıya kalır: bir kişinin, yaptığı işle ilgili ahlâkî bir sorumluluk kaygısı duymaması. Ahlâkî düzenlemenin her iki biçimi de, günümüzde kriz içindedir; bizlere ne yapmamız gerektiğini söyleyen büyük kurumlara artık güvenmiyoruz. Kiliseler, siyasî partiler, akademik kurumlar vb. otoritelerini önemli oranda yitirmektedirler. Bireylerden koparılıp götürülen sorumluluk duygusu geri dönüyor- siz ve ben, kendi kararlarımızla başbaşayız. Mutlak ve evrensel olmanın tüm görünürlüğüne sahip ahlâkî bir kodumuz yok. Sanki modernite hiç yaşanmamış gibi, yeniden, ahlâkî sorunlarla karşı karşıyayız: Bireysel sorumluluğa doğru gerisin geri püskürtülüyoruz. İşte bu nedenle, toplumu, ahlâkın yaratıcısı ve koruyucusu olarak gören sosyolojik ahlâk teorilerinin yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Postmodern durumu anlamaya çalışan herhangi bir çabada, bu çok önemli bir unsur gibi görünmektedir.


-Modern öncesi zamanlar ile postmodern zamanlar arasında herhangi bir benzerlik görüyor musunuz?


Bauman: Biz kimi zaman, modern öncesi toplumları "geleneksel" diye adlandırırız. Bizim "geleneğin rolü" dediğimiz şey aslında "Ben seni izlerim, sen beni izlersin" konumunda yaşayan insanların içinde bulundukları bir durum düşüncesidir. Herkesin kontrol altında olduğu ve herkesin, paylaşılan gelenek ve göreneklerin belirli bir düzeyine doğru çekildiği bir ortam. Kelimenin en geniş anlamıyla bu, modern öncesi durumdu. Bu durum, modern hayatın anonimliğiyle yer değiştirdi. Modern öncesi zamanların tersine modern zamanlarda bizler, çoğunlukla birbirini tanımayan yabancılar arasında yaşıyoruz. Bu nedenle soru şudur: Komşulann göz hapsi, yerel topluluklar veya komşular tarafından uygulanan bir baskı olmadığı zaman, insan davranışında belirli bir öngörülebilirlik ve düzen nasıl sağlanabilir? Modernitede bu, gerçekte insanları zapt-u rapt altına alan baskının ve çoğu insan davranışını ahlâka karşı sorumsuz kılmanın desteklediği, zorunlu ahlâkî kodların belirlenmesiyle gerçekleştirildi. Şimdi bizler, hâlâ yabancılar topluluğunda yaşıyoruz ve bu açıdan değişen bir şey olmadı - henüz Tonnies'ın yerel topluluklarına geri dönemedik. Ama "yüce kanun" (big code) un eski gücü yok ve bu nedenle ilk kez, ortaya çıkacak sonucun ağır yükümlülüğünü taşımak şartıyla, cinsel partnerimiz, eşimiz, çocuğumuz ve anne babamızla olan ilişkimizi tartışmamız gerekmektedir.


-Pek çok insan poştmoderniteden rahatsız ve onu, nihilistik bir görecelik yaratmakla suçluyorlar. Oysa bu nihilizm kategorisinin neredeyse hiç betimsel değeri yoktur. Bu nihilistik kategori daha çok, insanları hedef alan ve değerden yoksun değil de başka değerleri olan bir polemik kategorisidir. Böyle bir suçlama sizce neden bu kadar yaygın?


Bauman: Ben, zaten sizin sorunuzda da üstü kapalı olarak varolan cevabı verebilirim; ki mantıklı olan da budur. Bizler daima, üzerinde yürüyeceğimiz sağlam temeller düşleriz. Ancak postmodernite -"herşey akıp gidiyor, canın ne isterse onu yap" gibi bir düşünceye mahal vermeyen bir postmodernite-doğru ve. yanlış tarz, doğru ve yanlış kültür vb. gibi keskin ve hızlı ayrım yollarının olmadığı anlamına gelir. Bu da bizleri ahlâkî tercih ve sorumluluk sorununa geri götürür -size sorumluluk yükler ve çoğu insan da bundan rahatsızlık duyar. Yapıbozumcular (deconstructionists) gösterdi ki her inanç, tanım ve kesin ifade aslında pek çok farklı ve keyfi yorumun çapraz kesişiminden başka bir şey değildir. Dolayısıyla gidebileceğiniz, sadece bir
başka yorum olacaktır. Yanlıştan doğruya değil; yorumdan bir başka yoruma... Bu da rahatsız edicidir ve postmodern kuşkuculuğa yapılan itirazların nedeni budur.


- Modernite ve Belirsizlik kitabınızda "postmodernite, modernite için bir şanstır; tolerans, postmodernite için bir şanstır; dayanışma da tolerans için bir şanstır" diyorsunuz. Toleranstan dayanışmaya doğru geçişi nasıl sağlayacağız?


Bauman: Bu sorulabilecek en zor soru!
Ancak benim cevabım basit: bilmiyorum. Bana kalırsa postmodern dünyada bizler, sürekli kesişim noktala-nndayız ve bu nedenle de kesişim noktalarını geride bıraktığımızdan hiçbir zaman emin olamayacağız.
Burada iki tür toleranstan söz edebiliriz: İlki, kayıtsızlığa ve hali hazırda Avrupa'nın tamamında yürürlükte olan bir tür yabancı düşmanlığına götürür. Diğer teorik olasılıksa elbette ki dayanışmadır. Gelgeldim, oraya nasıl ulaşabileceğimi bilmiyorum. Benim işim kahinlik değil ve sosyal bilimler kehanete hiçbir zaman itibar etmez. Otoritelerini, kehanetler üretmek için kullanan sosyal bilimciler, yalancı peygamberlerdir. Çeşitli ihtimaller hak-, kında spekülasyon üretmek, sonuçta, hepimizin yapabileceği bir şeydir.


-Dayanışmacı bir tutumun tohumlarının atılmasının bir yolu olarak, kapsamlı bir olasılık öneriyor musunuz?


Bauman: Evet, ama biz şimdi farklılıklar üzerine bir tolerans hakkında konuşuyoruz. Yani aşın derecede karışık bir konu. Ötekinin, bilinmeyenin, yabancı olanın karşısında hissedilen endişenin, herhangi bir sosyal düzenlemeden ne derece daha zorlu olduğunu söylemek kolay değildir. Avrupa' da şu an yaşanmakta olan, çok hızlı bir artış gösteren göç olgusudur; Avrupa Birliği'nin yükselişiyle birlikte, göç, git gide daha belirginleşecek ve görünen o ki halklar gittikçe birbiriyle kaynaşacak; ötekinin, yabancı olanın mevcudiyeti normal bir fenomen haline gelecek. Ekonomik olarak insanların kendilerini güvende hissettikleri refah dönemlerinde, böyle bir durum hiçbir toplumsal sorun yaratmaz. Yaşanmakta olan yabancı düşmanlığı patlaması, milliyetçilik, göçmenlerin kini vb. mevcut ekonomik kriz ve işsizlikle bağlantılıdır. Bu fenomenin ne kadar süreceğini söylemek çok zor.


-Siz, ihtimal, belirsizlik, çoğulculuk ve çeşitlilik tarafından şekillenen bir postmodern durum tahayyül ediyorsunuz. Buna kanıt olarak neyi görüyorsunuz?


Bauman: Bu çok önemli bir soru. Belirsizlik ve çoğulculuğun sirayet ederek yayılmasına birkaç örnek vermeye çalışayım. Arirsto'nun katarsis düşüncesini, onun trajedi teorisini hatırlıyor musunuz? Orada belirtildiği üzere, dramanm rolü izleyiciye katarsis sunmaktı. Katarsis "arınma" anlamına geliyordu. Drama, bir şekilde yolunu kaybetmiş insanları gösterirdi. Onlar kendilerini, acı ve ızdıraplarla dolu anormal bir durumda bulurdu. Dramanm sonunda anormallik aşılır ve siz tekrar normal olana dönerdiniz: ahlâkî düzen yeniden inşâ edilmiştir. Çağdaş sanat çok basit bir nedenden ötürü, katarsisin icra ettiği rolü sergilemez. Çağdaş sanatçı, anormal bir insani durumdan farklı olarak, bir "normal" bulunduğunu kabul etmez ve yine o, sizin yanlıştan dönmenizi sağlayabilecek bazı genel ahlâkî kural ya da emirler olduğuna da hükmetmez. Zor durum ve belirsizlik olarak deneyimlediğimiz şey, anormallik değil, kalıcı bir insani durumdur. Her şey belirsizdir; modern drama, film ve romanın sonunda otoriter bir çözüm yoktur. Tersine, eğer insanlar kesinlik ve güvenilir cevaplar anyorlarsa, onlara, bu arayışın nafile bir çaba olduğu söylenir. Çağdaş sanatta dünya, iyilerle kötüler arasında bir ayrım olarak sunulmaz. Sözgelimi, kahramanlarının ülkelerini savunurken korkunç suçlar işlediği casusluk romanları, tipik olarak belirsizlik sunar.
Mikhail Bakhtin, Rabelais'in Gargantua ve Pantagruel adlı eserlerine ilişkin olarak "karnaval kültürü" kavramım geliştirmişti. Karnaval kültürü, sıradan yaşamın zamansal tersine dönüşüydü. Bakhtin'e göre bunun amacı, normalliğe, gündelik hayatta olması gerektiği kadar bir gevşeklik kazandırmak ve normalliği daha dayanılabilir kılmaktı. Çağdaş kültürde, karnaval kültürü çevreden merkeze doğru kaydı. Örneğin Britanya'da yıllık döngü iki parçadan oluşur: İlki, insanların tatil için ayrılmış özel alanlardaki mini -Disneyland'lara gittikleri yaz aylan için para biriktirmeleri, öteki ise noel için yaptıklan hazırlıklardır. Karnaval öğeleri, normal yaşama anlamını vererek, yıla egemen olurlar. Bakhtin'e göre karnaval sadece, acımasız normalliği daha iyi vurgulamaya yarayan kısa süreli bir istisnaydı. Şimdi ise roller tersine döndü; üstelik daha da kötü biçimde: Günümüzde, "televizyonda görünmek" gerçekliğin onaylanmasıdır. Oyun olmak, gerçek olmanın şartıdır. Bu yüzden aile için önemli olaylar -onlann gerçek olduğunu ispatlamak için-videoya çekilir. "Gerçekten gerçek" olmanın çağdaş tanımı, bir ekranda görünmektir; gerçekliğin bir yansıması olarak kullanılan şey, gerçekliğin standardı haline gelmiştir.
Belirsizlik ve olasılığın yayılmasının diğer bir örneği, kuşkunun yarattığı gerilimin artık geçici bir fenomen değil, kalıcı bir durum olmasıdır. Simulasyon (sahip olunmayan şeye sahipmiş gibi yapmak) ve dissimulasyon (sahip olunan şeye sahip değilmiş gibi yapmak) erezyona uğratılmı