İSMET ÖZEL - ÜÇ MESELE
İSMET ÖZEL - ÜÇ MESELE - ÇIDAM YAYINLARI - 1992
Düzenleyen : Tarık Fatih Ardıç
-
Avrupa, Yunan felsefesini müslümanlar aracılığıyla öğrendiyse de ondan çok farklı sonuçlar elde etti. (s.53)
- Mürted veya putperest yerine yabancılaşmış insan demenin faydası ne? (s.67)
- - İtalyanlara karşı niçin bu kadar şiddetle mukavemet ettin?
– İmanım için.
– Bu kadar az kuvvetle ve bu kadar az vasıta ile bizi Trablusgarp’tan atabileceğini ümit ediyor muydun?
– Hayır.
– O halde ne elde etmeyi ümit ediyordun?
– Hiç. Ben imanım için döğüşüyordum ve bu bana yetiyordu. Geri kalanı
Allah’ın elinde idi. (s.99)
- Bilim kuruluşu ve işleyişi itibariyle Din’le karşı karşıya konulamaz yapıdaydı, çünkü, bilim nesnenin nesneyle münasebetini incelerken iyi ve kötü ayrımı yapmayı, güzele ve çirkine mesnet sağlamayı, hayır ve şer hakkında değer yargısı getirmeyi öngörecek bir yapıdan yoksundu. (s.121)
- Teknoloji bir defa iktidarı ele geçirince kendi esaslarını ve hatta kendi mantığını topluma hakim kılmıştır. 19. yüzyıl Batı medeniyetinin sermayece ve teknik üstünlük bakımından dünyanın dört bucağına yayılma zamanıdır. Bu yayılmada göze ilk çarpan sermayenin hakimiyeti ve bu hakimiyeti sağlamlaştıran teknoloji olduğu halde Batı medeniyetinin kendine yayılma alanı olarak seçtiği topraklarda önce bir moral diktatörlük yani Batı’nın üstünlüğünü tanıma kuralı yerleştirmiştir. Bu üstünlüğün kabulü de ancak onun toplum teşkilatının ve hayat tarzının belirlenmesi şeklinde belirmiştir. (s.124 -125)
- İslam anlayışı dairesinde güneş sistemi hakkındaki bilgiler Batı’dakinden çok ileri olduğu zamanlarda, bilginin küfre kapı açacağı düşünülmemiştir bile… Batı medeniyeti ise kainattaki hareketi mihaniki (mekanik) kabul ederek bunun anlayabildiği kadarını sebep-sonuç münasebetlerine bağlamış; böylece belli bir alanda bilgiye vardığını sanmıştır. Bilgi alanında bu kapalı devreyi kurmakla da insanı bilgisiyle karşı karşıya, düşman hale getirmiştir. İşte bu tip bilgi ve bilim anlayışı tekniğe uygulanınca teknoloji bağımsız bir kuvvet, bir otorite, kanunlarını kendi koyan bir diktatör olmuştur. (s.130)
- Yeniliklere direniş denilen tavır ancak iki durumda kendini gösterdi: Birincisi yeni mallar yerli üretimi köstekleyerek bir hakimiyet aracı olduklarında, ikincisi ise toplumun “şirazesi” sayılan inanışlara müdahale ettiği, bir yozlaşmayı başlattıkları zaman. (s.134)
- 19.yüzyılda Anadolu ve Rumeli toprağının başta İngiliz sermayesi olmak üzere Avrupa kapitalizmi tarafından sömürüldüğü dönemde din adamlarının “demir kaşıkla yemek yemek günahtır.” dediği işitildi. Batılı kafalar bu ne gerilik, bu ne yobazlık diyebiliyorlardı. Ama bu “efendiler” Anadolu ve Rumeli’de binlerce kaşıkçı esnafının ve onlara bağlı iktisadiyatın çökmesinden, on binlerce insanın üretici ve tüketici olarak ezilmesinden haberdar değillerdi. Toplum sorumluluğunu yüklenen İslam aydını, batıcı aydınla taban tabana zıt bir konumdaydı. (s.135)
- 19. yüzyıldaki durumuyla Batı medeniyeti İslam topraklarına kendi teknolojisini hakim kılmak gibi bir niyetle girmiş değildi. Yalnızca mal satmak ve hayat tarzını satabildiği mala göre düzenlemek istiyordu.Yemek demir kaşıkla yenmeliydi. Bir kere demir kaşıkla yenilmeye başlandı mı, gerisi kolay. Daha sonra siz demir kaşık ithal etmeseniz, onu imal etseniz bile iş işten geçmiştir, çünkü sizi demir kaşık imal etmeye zorlayan da odur. (s.136)
- Doğu insanı kendini kainatın efendisi olarak görmediği için eşyayı istismar edilebilecek bir nesne olarak kabul etmez, tabiatla arasında bir kardeşlik kurmuştur. Batı insanı ise kendisine tanrılık izafe ederek eşyaya keyfince tasarruf eder. Bu bakımdan tabiatın yağması, batılı insan için yağma değil, saltanatının tabii sonucudur. (s.138)
- Busbesq’in mektuplarından aldığımız şu birkaç satır bize çok şaşırtıcı gelebilir: “ Orada bir köylü duruyordu. Bir tercüman vasıtasıyla ona nehirde çok balık var mı diye sorduk ve bunların nasıl tutulduğunu anlamak istedik.Köylü cevaben balığın dolu olduğunu fakat tutamadıklarını söyledi. Bizim hayret ettiğimizi görünce izahat verdi. Birisi zahmet ihtiyar edip de elini uzatacak olursa balıklar kaçıyormuş, tutulmalarına meydan bırakmıyormuş!.. Bu cevap bana çok şaşıracak bir şey gibi gelmedi.Çünkü tanımadığımız bazı kuşlar hakkında malumat istediğimiz ve köylülere bunları nasıl tutabileceğimizi sorduğumuz zaman bize şu cevabı vermişlerdi: Bu kuşlar tutulmaz, çünkü bir kimse onlara el uzatacak olursa uçarlar.” Bu mektubun tarihi 1555. Şimdi bize 16. yüzyıldaki köylülerin cevabı anlaşılmaz gelebiliyor. Neden? Çünkü biz de bu mektubu yazan Avrupalı gibi düşünmeye başladık. Biz de artık tabiatla aramıza düşmanlığın girmesine şaşırmıyoruz. (s.138 -139)
- Tekniğin üzerimizdeki fiziki ve fikri baskısından bağımsız kalarak düşünmeyi başarabilmeliyiz. (s.141)
- Gerek sosyalistleri gerekse de milliyetçilerin kuyuyu ters çevirince minare olacağı düşüncesinde birleşmelerini şaşırmıyoruz. Çünkü biliyoruz ki bu iki bakış açısı tarihi yorumlarken maddi etkilerin belirleyiciliğine öncelik tanıyor. (s.144)
- İnsanın tabiata egemenliği niyeti de diğer egemenlik türlerinin kalıntılarını bünyesinde barındırır. Yani tabiata egemen olma süreci insanın insana, sınıfın sınıfa, milletin millete egemen olmasını dışa bırakarak yaşanmamıştır. (s.145)
- Batı medeniyetinin insanın dışa dönük egemenliğini vurgulayan tekniğin yanı sıra Uzak Doğu dinlerinin içe dönük egemenliğinin doğurduğu tekniği de göz önüne almak gerekir. Bir Hint fakirinin kendini baş aşağı asıp haftalarca aç susuz kalması, bazı Taocu keşişlerin uçmaları, bazı yogilerin bedenlerine olan egemenlikleri de batınınkinin ters yönünde geliştirilmiş tekniklerdir. Bu tekniklerde de insanın gücünün aşarı ölçülere vardırılması niyeti belirgindir. (s.145)
- Batı teknolojisinin kimliğini tanımak için ilk önce bilmemiz gereken şey teknik gelişmenin kendiliğinden bir olay olmadığı, onun tarihin bir uğrağında ortaya çıkan, belli bir toplumsal örgütlenmenin uzantısı ve belli bir toplumsal sınıfın çıkarının aleti olduğudur. Teknik, burjuvaziye hizmet etsin diye, batı medeniyetinin ideallerine uygun olarak türetilmiş bir kuvvettir. (s.154)
- İktisadi şartlar neyi gerektiriyorsa teknik buluşlar o yönde hizmete sokulmuştur. Sanayi ihtilali dönemindeki buluşlar yalnızca o günkü üretimin kolay kar getirmesine yol açar buluşlar değildi. Ama burjuvazi bu buluşlar arasından insanlığın hayrına yönelenleri değil ancak en çok kar getiren usülleri seçti. Bunları insan hayatına egemen kıldı. Daha sonra da teknik adamlar sermayedarın doğrudan hizmetine girdi, öyle ki Edison 1876’da New Jersey’de Menlo Park’ta “sipariş üzerine icatlar” yapmak üzere bir laboratuar kurdu. (s.154)
- Radikalizmin bizi götüreceği yer ütopyadan başka bir yol değildir… Esasen, modern dünyanın hastalıklarından biri de zorluklara, kötülüklere ve zararlı kabul edilen her şeye karşı radikal çözümler önermek biçiminde karşımıza çıkar. (s.160)
- Bir meseleyi kökten kavramakla, o meseleye kökten çözüm getirmek birbirinden çok farklıdır.Kavrayıştaki köktenci tutumumuz bizim şükreden, hamdeden tarafımızdır. Buna karşılık bir meseleye kökten bir çözüm önermek bir rububiyet iddiasıdır. (s.161)
- Mesnedi uhrevi olmayan bütün ahlak çağrıları zorbalığa karşı değil, zorbalara karşı yöneltilmiştir. Sonuç olarak din dışı ahlak önerileriyle bir toplumsal muhalefet başlatmış olanlar siyasi kuvveti ele geçirdikleri zaman kolaylıkla, zalimleri deviren zalimler durumuna gelmiş olurlar. (s.163)
- Meseleleri köklüce , derinlemesine kavramak bizi kulluğumuzun şuuruna varmada daha ileri bir merhaleye ulaştıracak. (s.160)
Düzenleyen : Tarık Fatih Ardıç

